Wednesday, July 5, 2017
YENİDEN MERHABA....
Neredeyse on koca yıl ve ne çok şey yaşandı... Ne çok şey öğrendim ve hala da öğreniyorum.. Hayat öğretisi bitmiyor, öğrendikçe olgunlaşıyor, büyüyor, bazen aksine küçülüp çocuklaşıyor ve hatta şımarıyoruz..
Yeniden devam etme isteğindeyim.. Yine karman çorman paylaşımlar olacak ve bu defa kendimden de bir şeyler paylaşmak, duygularımı ifade etmek istiyorum..
Ve yeniden merhaba DİLEK KUTUSU :))
Monday, April 21, 2008
VIYANA

Viyana masal alemi gibi bir şehir, hem çok tarihsel ve görkemli, hem sakin, huzurlu, romantik, aynı zamanda da şık bir Avrupa şehri. Kültür kelimesinin ne anlama geldiğini insan Viyana'da daha iyi anlıyor. Muhteşem operası, konserleri, sayısız galerileri, tiyatroları, müzikalleri burayı kültür konusunda eşsiz kılan unsurlar. Sonra birbirinden güzel café'leri, tramvayları, geniş ve ferah Ring-caddesi, trafiğe kapalı alışveriş için ideal Kärntner (Kaerntner) Strasse'si, bence Viyana'yı eşsiz kılan özellikler. Bu şehrin insana huzur ve mutluluk veren bir yanı var kesinlikle.Görkemli ve rafine bir imparatorluk başkentiymiş Viyana. Bu imparatorluktan kalanlar da şehrin ana hatlarını oluşturuyor zaten. II. Dünya Savaşı'ndan çok az zararla sıyrılabildiği için eskiyi önemli ölçüde muhafaza edebilmişler ve tarihi yaşatmaya ve yaşamaya devam ediyorlar. Şehrin tam ortasındaki Hofburg Sarayı'nın büyük kısmı bugün müze olarak kullanılıyor, bir ucunda da Cumhurbaşkanlığı Köşkü yer alıyor. Hofburg Sarayı'nın sol kanadında, Ephesus adı altında, Efes'ten çıkarılmış eserlerin olduğu büyük ve önemli bir koleksiyon var. Öndeki bahçe ve meydanın adı 'Heldenplatz', Kahramanlar Meydanı. Bu meydanda, genelde devletin veya belediyenin organize ettiği büyük konserler ve yabancı düşmanlığının ellerde mumlarla protesto edildiği büyük gösteriler düzenlenir. Hofburg'un ufak avlularından geçip, 'Michaelaplatz'a ulaşarak turumuza devam edelim. Bu minik meydan bana çok romantik gelir. Yaz aylarında, sağdaki heykelli çeşmenin suyuna elimi değdirmeden burdan ayrılmam. Burda, 20. yüzyılın ilk yarısında yaşamış ünlü ve yenilikçi mimar Adolf Loos'un yaptığı ve zamanında sadeliğiyle olay yaratan Loos-Haus vardır. Altında, Valentino ve Ungaro'nun koleksiyonlarını satan 'Renoir', Viyana'nın en şık butiklerinden biridir.
Michaelaplatz'tan, Viyana'nın metrekare fiyatı en pahalı ve en şık olan fazla da uzun olmayan Kohlmarkt Caddesi'ne geçilir. Artık burada Chopard, Louis Vuitton, Chanel, Gucci vitrinlerine bakmadan edemezsiniz. Eski sarayın pastacısı tarihi Demel Café ve pastanesinde bir kahve molası verin mutlaka. Esterhazy Torte yemeyi de unutmayın. Kohlmarkt'ın sonunda Graben'e ulaşırsınız. Burası da trafiğe kaplıdır. Şık mağaza ve café'ler burada da devam eder ve ara sokaklarda hem lüks, hem de ilginç ürünler satan mağazalara rastlamak mümkündür. 'Stephansplatz'a ve Viyanalıların kısaca Steffl dedikleri, Stephan kilisesine yaklaşırken sağda Augarten porselenlerinin mağazasına uğramadan olmaz. Stephansplatz'da, insan kendini şehrin tam göbeğinde hisseder. Burası yaz-kış kalabalık ve hareketlidir. Kiliseyle karşılıklı yer alan modern camekan bina Haashaus, günümüzün dünyaca ünlü Avusturyalı mimarı Hans Hollein'ın eseridir. Bu ultra modern bina içindeki mağazalar ile en üst katında yer alan ve Atilla Doğudan'ın sahibi olduğu Do&Co restaurant ve bar görülmeye değerdir. Do&Co'da kendinizi Viyana'nın çatısında gibi hissedersiniz. Stephansplatz'tan, Avrupa'nın en meşhur caddelerinden Kärntner-Strasse'ye yönelip, buradaki çeşitli güzel mağazaları ve café'lerin keşfini size bırakıyorum. Buradan Viyana'nın bir diğer önemli köşesine, Opera'ya ulaşırsınız. 'Wiener Staatsoper' dünyanın bir numaralı operasıdır. Burada mutlaka bir temsil izlemenizi tavsiye ederim. Opera'nın tam arka yüzüne bakan Viyana'nın en meşhur oteli Sacher'in, ünlü pastası 'Sachertorte'nin reçetesinin bugün bile çok gizli tutulduğu söylenir. Pastasının satıldığı minik dükkânda, uzun kuyruklar oluşur.
Küçük turumuzu bitirdikten sonra, yine buralara yakın, Prens Eugen Caddesi'ne uzanıp, Prens Eugen'in yaptırdığı, Barok sanatının en güzel örneklerinden Belvedere Sarayı'nın önüne geldiğinizde, Viyana'nın en güzel bahçelerden biri ve onun arkasında da Viyana'nın en panoramik görüntüsüyle karşılaşırsınız. Belvedere Sarayı'nın üst katındaki 'Österreichische Galerie'de, 19. yüzyılın sonuyla 20. yüzyılın başında yaşamış, art-deco'nun en muhteşem örneklerini vermiş dahi ressamlar Gustav Klimt ve Egon Schiele'nin tabloları yer alır. Bu koleksiyonları her zaman nefesimi tutarak izlerim. Galeride Klimt'in şimdiye kadar açılmış en büyük retrospektif sergisi 'Klimt ve Kadınlar', 7 Ocağa kadar devam edecek. Belvedere Sarayı Müzesi'nin daveti üzerine, Klimt'in eserleriyle paralellik gösteren 26 kıyafetim, üç hafta boyunca manken bebekler üzerinde aynı salonlarda sergilendi. Benim için onur verici bir çalışmaydı.
Aynı gün değil ama başka bir gün için de Schönbrunn Sarayı'nı bir rehber eşliğinde gezin. Çünkü saraya ait neşeli ve ilginç hikâyeleri kaçırmak olmaz. Sarayın dillere destan bahçesinde yürümek ayrı bir keyiftir. Bahçedeki Gloriette anıtına tırmanarak, buradaki şık cafe'de Avusturya'nın ünlü kahvesi 'melange'ı yudumlamayı unutmayın.Akşam yapılacak çok şey vardır Viyana'da. Opera, konserler, tiyatrolar, müzikaller... Ya da Viyana'ya has Heurige'lerde iyi bir yemek yiyip şarabınızı yudumlayabilirsiniz. İyi eğlenceler...
Nerede kalınır
Ambassador: Neuer Markt 5. Tel: +431 51466. Bu beş yıldızlı otelde eski yüzyılların ihtişamını yaşayabilirsiniz. Das Triest: Wiedner Hauptstrasse 12. Tel: 589180. Sir Terence Conran'ın dekore ettiği modern bir otel. Imperial: Kärtner Ring 16. Tel: +431 501100. Viyana'nın en ihtişamlı otellerinden olan Imperial'de devlet başkanlarına rastlayabilirsiniz. Römischer Kaiser Wien: Annagasse 16. Tel: +431 51277510. Burası Viyana'nın minyatür barok saraylarının klasik bir örneğidir. Sacher: Philharmonikerstrasse 4. Tel: +431 41456810. Bu en ünlü otelin odaları son derece gösterişlidir.
Nerede ne yenir
Figlmüller: Wollzeile 5. Tel: 512 26 177. Viyana'nın en büyük Wiener Schnitzel'i burada. Korso Hotel Bristol: Mahlerstrassa 2. Tel: 5151646. Ünlü aşçı Reinhard Gerer işletiyor. Şarap listesi muhteşem. Palais Schwarzenberg: Schwarzenbergplatz 9. Tel: 7984515. Beyaz şarap sosunda ıstakozu deneyin. Weibel's Wirtshaus: Kumpfgasse 2. Tel: 5123986. Viyana mutfağının modern versiyonu ile Avusturya ve İtalyan şarapları bulabilirsiniz. Zum Schwarzen Kameel: Bognergasse 5 Tel: 5338967. Beethoven'ın da müdavimi olduğu bu snack bar.

Ünlü café'ler
Demel: Kohlmarkt 14. Tel: 53517170. Tarihi bir dekorasyonu var ve pastaları muhteşem. Café Landtmann: Dr. Karl-Lueger Ring 4. Tel: 5320621. Sigmund Freud'un en sevdiği kahvehane. 1873'ten beri hizmet veriyor. Diglas: Wollzeiule 10. Şehir merkezinde. Appfelstrudel'ini mutlaka tadın. Sperl: Gumpendorf Strasse 11. Yazarların şairlerin buluştuğu bir cafe.
Heurige'ler (Şarap evleri)
Avusturya'ya özgü bu mekânların en popüler olanları Grinzing'dedir. Heurige'lerde o yılın yerel şarap mahsulleri açık olarak satılır. En ünlüleri: Mayer am Pfarrplatz (Pfarrplatz 2. Tel: 370 12 87), Schreiberhaus (Rathstrasse 54) Werner Welser (Probusgasse 12).'dir.
Nasıl gidilir
Viyana'ya THY'nin her gün saat 09.05, perşembe, cuma ve pazar 14.30'da uçuşlar var. Tel: 0212-663 63 63. Avusturya Havayolları'nın ise her gün 17.15'te uçuşu var. Çarşamba ve pazar günleri dışında da 07.05'te ek seferleri var. Tel: 0212-663 07 07/293 67 95.
Friday, April 18, 2008
Cihangir.. Entellektüel mahallemiz..
Cihangir lüksü
İstanbul'un böyle bir takım ayrıcalıklı bölgeleri vardır. Söz gelimi Nişantaşı, yer yer apartmanda sürdürülen bir aristokrasiyi çağrıştırırken yer yer de yazılı basında çalışan mensuplarıyla dikkat çeker. Cihangir çok eski bir yerleşim bölgesi değil. Aşağı yukarı geçen yüzyılın başına tarihleniyor. Yani Eyüp, Sultanahmet, Galata gibi yerler düşünüldüğünde, çok da yaşlı sayılmaz. Yukarıdaki malum soruya Cihangir diye cevap vermek, birçok statüyü de beraberinde getiren bir cümle olduğu için yaşın, kökün önemi kalmaz. Cihangir'de yaşamanın bir yönü; edebiyatçı ve gazetecilerin, akademisyenlerin, yerleşik yabancıların, entelektüellerin ve Türkçemize kazandırıldığı biçimiyle, entellerin de yaşadığı yerde olmaktır. Yani burada bir aidiyet sorununuz yoktur. Cihangir'de yaşamak bir mahallede olmak duygusunu da tatmin eder. Halen bakkala sepet sarkıtılır, şık şarküteriler de vardır, kediler de ve üstelik komşu komşuyu bilir.
Buradaki emlak fiyatları çok yüksektir. Bunun bir nedeni, burada yaşayan insanların sosyal statüleridir şüphesiz ama asıl nedeni, manzarasıdır. Çok eskilerden beri söylenen, İstanbul'un en iyi manzarasına sahip yerlerden birinin de Cihangir olduğudur. Bir yandan Sarayburnu ve Adalar'ı görürken diğer yandan Boğaz'ın Karadeniz'e bakan yönüne alabildiğine açık bir manzarası vardır. Gezmiş görmüş kimileri için dünyanın en güzel manzarasıdır bu. Özellikle gün batımında hakikaten şair eder insanı. 'Yedi Tepe' de denilen İstanbul'un en güzel tepelerinden birine kurulmuş olan bu mahalle, kimi zaman dik yokuşlardan kimi zaman bitmeyecekmiş gibi gelen merdivenlerle aşağı doğru inerken bu manzaraya da doyurur insanı. Bundan da anlaşılacağı gibi, Cihangir'de denize hakim bir evde oturmak hakikaten çok büyük keyiftir ve hiç de ucuz değildir. Söz gelimi ünlü yazarımız Orhan Pamuk, tarihi Cihangir Camii'nin tam iki minaresiyle kadrajlanmış bir alandan Boğaz'a bakar ve pek çok dile de çevirilmiş romanlarını burada yazar. Cihangir insanı şair, romancı eder mi bilmiyoruz ama burada çok sayıda şair ve edebiyatçının oturmasının da bir anlamı olmalı!
Cami kahvesi!
Sıraselviler Caddesi'ne girdiğinizde, sağınızda Changa'yı göreceksiniz. Burası, yurtdışında da birçok listeye girmiş son derece özenli ve önemli bir restorandır. Füzyon anlayışıyla kurulmuş mutfağını mutlaka denemek gerek. Restoran, şarapevi ve bar olarak düşünülmüş Andon da yine aynı sıradadır. Bunlar, tarihi binalar restore edilerek oluşturulmuş son derece orijinal yerlerdir. Alman Hastanesi, Taksim İlk Yardım Hastanesi sağlık konusundaki endişeleri gideren yerleri geçtikten sonra, isterseniz sağ koldan Çukurcuma denilen ve birçok antikacının olduğu mahalleye doğru kıvrılabilirsiniz isterseniz Cihangir Mahallesi'nin içlerine doğru. Bu caddeyi biraz daha yürürseniz, Savoy Pastanesi'ni görürsünüz. Burası, aslında son derece kaliteli ve kendine özgü ürünleri olan bir pastanedir. Burayı pastane olmanın ötesine taşıyan şey ise, şüphesiz müşterileri. Önünde sadece birkaç masa vardır ama hep doludur. Hemen yanındaki düğün fotoğrafçısı ise hayatın evreleri konusunda hayli ders vericidir. Biraz ilerlediğinizde, bu kez Firuzağa Camii'ni görürsünüz. Çok değil ama eskice bir camidir, yani birkaç sene öncesine kadar öyleydi. Caminin hemen altında birkaç mahalle kahvesi vardır ve çayı da iyidir. İnsanlar gelir burada oturur, hoş beş ederdi. Hatta bir evsiz, kış gününde içini biraz ısıtacak çayı ve simidi de orada bulurdu. Şimdi, etrafta oturan ne kadar insan varsa, caminin altındaki kahveyi 'cafe'si bellemiş durumda. Orada buluşuluyor, kitaplar, projeler orada tartışılıyor, kısacası orada bulunuluyor. Bir 'enteresan' entelektüellik hali anlayacağınız!
Komşu travestiler
Cihangir 1930, 1940 ve 1950'li yıllarda hem Beyoğlu'ndaki eğlence yerlerinde çalışanların oturduğu, randevu evlerinin bulunduğu hem de lüks apartman dairelerinin yer aldığı, varlıklı bir kesimin yaşadığı, kentin tanınmış pek çok doktor ve diş hekimi muayenehanelerinin olduğu bir semtmiş. Mahallenin bulunduğu tepenin Kazancı yokuşu'na giden kısmı ise, Pürtelaş Mahallesi. Adını, Pürtelaş Hasan Efendi'den almış. Bu iki mahalle doğal olarak birbirinden pek ayrılmaz. Daha birkaç sene önce, özellikle mahallenin adını taşıyan sokakta oturan travesti nüfus yoğunluğu nedeniyle, medya sektörünün de katkısıyla ciddi sosyal vakalar yaşanmış bir mahalle.
Cihangir'in bir yanı da tıpkı geçmişteki işlevi gibi bambaşka bir yaşantıya açılır. İstiklal Caddesi'nin arka tarafı da diyebileceğimiz bu bölge bakımsız binaların olduğu, gece çalışan insanların bütün zorluğunu ve problemlerini yansıtan, belli bir saatten sonra pek dolaşılmaması gereken bir yerdir. Aslında Cihangir'in hemen dışında kalan bölge tam da burasıdır.
Cihangir Camii 1889 yılında, dönemin en çok iş yapmış ailelerinden biri olan Balyan ailesi tarafından yapılmış. Ancak ilk yapım tarihi olarak 1559 yılı veriliyor. Üzerinden yaklaşık beş yangın geçmiş. Bugün tüm güzelliğiyle ayakta.
Nazlı ile Arap'ın aşkı
Mahallenin birkaç özel sakini daha vardır; evsizler. Aslında evsizlerin çoğu, İstiklal Caddesi'ne doğru olan sınırın olduğu yerlerde, ara sokaklarda yaşar. Oysa Cihangir sokaklarını evi bellemiş bir iki kişi buralardan vazgeçmez. Bunlardan biri, adını öğrenme ihitimali dahi olmayan, sosyal olarak iletişim kurulamayacak durumda olan bir kadın. Diğeri de bir kadın. Bu iki kadın, ne kadar evsiz de olsalar bir mahalle, bir mekan duygusunu korumuşlar belli ki. Nazlı, semtin en bilinen simalarından biri. Kendi ifadesiyle, çok nazlı olduğu için annesi böyle bir isim vermiş. Ateşten korkar, söylediğine göre evi yanmış bir gün ve sonra hep sokaklarda kalmış. Mutlaka sigara ister sizden ama sizin yakmanız koşuluyla. Sokaklarda, bir nazlı olarak isteyebileceği tek incelik bu belli ki. Bazen mahalle halkı çorba da ısmarlar. Kışın malum, yeni park etmiş arabaların kaportalarında ısınmaya çalışır bazen de Taksim Meydanı turuna çıkar. Arap adlı birisiyle ilişkisi vardır. Arap, adı gibi ve sokaklardan çöp toplayarak geçimini sağlıyor. Belli ki Nazlı'ya sahip çıkıyor çünkü Nazlı sorulara cevap vermek için Arap'ı bekliyor. Arap gelince, bize Türkiye'nin tüm gerçeklerini anlatacak. Sahiden söylediği gibi, Arap bu konuda hiç de çekingen davranmıyor ve bize her hafta, Türkiye'nin sorunları hakkında ayrıntılı dosyalar vermeyi teklif ediyor. Sorunlara kısa bir giriş yapmayı da ihmal etmiyor. Bu, geçen sene böyleydi. Bu sene henüz rastlayamadık Nazlı'ya.

Cihangir mahallesi; çevre mahalleleri, doğası, renkli sakinleriyle kendine özgü bir yaşam tarzı olan ve İstanbul'un bambaşka bir çeşitlilik tablosunu gösteren yerlerden biri. Cihangir'de belli bir süre oturan, başka bir yere gitmek istemez.
Bir başka İstanbul
Ayasofya'nın gölgesinde
Bu sayımızda farklı adresler araştırdık ya da az da olsa bilinen adreslerin farklı yönlerini açığa çıkarmaya çalıştık. İstanbul'a gelip yıldızlı otellerde kalıp, dünya mutfaklarını tadıp, belli müzeleri gezip... Herkesin tercihleri vardır şüphesiz ama biraz bunun dışına çıkmak istersek... Öncelikle nerede kalalım sorusu gündeme geliyor elbette. Ayasofya'nın hemen arkasında Soğukçeşme adlı bir sokak vardır. Zamanında, saray çalışanlarının kaldığı evler restore edilerek 19. yüzyıl tarzı yapılar ortaya çıkarılmış. Araba girmeyen sessiz bir sokak ama Topkapı Sarayı ve bölgesinin tüm enerjisini, rengini barındırıyor. Sabah yatağınızdan kalktığınızda Ayasofya'nın gölgesinde olduğunuzu görüyorsunuz, arka bahçedeki kazı alanlarını, Mimar Sinan'ın da üzerinde çalıştığı dev kubbeyi... Dünyanın belki de hiçbir mabedinde Ayasofya'nın titreşimine benzer bir titreşim yoktur. İnsanın böyle bir atmosferde sabah çayını yudumlaması parayla satın alınabilecek bir şey değildir. Ayasofya Pansiyonları: Soğukçeşme Sokağı, Sultanahmet. Tel: +90 212-524 01 26. www.ayasofyapensions.com
Arnavut kaldırımlı bir sokağın üzerindeki bu sıra evlerden çıkıp yukarı doğru yürüdüğünüzde, Ayasofya'yı hep sağınızda tutarak çevresinden dolaşırsanız, biraz ilerde, yine aynı kurumun yapılarından biri olan Yeşil Ev'i görürsünüz. Yine 19. yüzyıl mimarisi ve dekorasyonunda çok güzel bir yapıdır. Onun hemen bitişiğindeki avlu ise Kabasakal Medresesi, diğer adıyla, İstanbul El Sanatları Merkezi. Medreselerin geçmişi Selçuklu dönemine kadar uzanıyor. Tam anlamıyla bir eğitim merkezi olarak tarif edilebilecek bu kurumlarda tıp, ilahiyat, astronomi, matematik, hukuk gibi konularda eğitim veriliyordu. Kabasakal Medresesi'nin tarihi tam olarak bilinmiyor ama inşaat tekniğinden yola çıkarak, 18. yüzyıl olduğu tahmin ediliyor. Soğukçeşme Sokağı'nın hemen yakınında da Caferağa Medresesi vardır ama dediğimiz gibi, orası iyi bilinen bir yerdir. Kabasakal Medresesi ise ondan daha küçük, daha mütevazı ama günümüzde diğeriyle aynı işleve yerleştirilmiş bir yer. Burada da geleneksel el sanatları kursları veriliyor, kurs öğretmenlerinin işleri sergileniyor ve satın alınabiliyor. Geçmişte, bu küçücük odalarda öğrenciler kalırmış. Bugün, her bir oda bir atölye için ayrılmış. Hat, ebru, cam altı boyama, tezhip, minyatür, bebek yapımı gibi alanlarda çok hoş örnekler bulabilirsiniz. Kabasakal Cad. No: 7, Sultanahmet.
Sahaflar Çarşısı'ndan kuru fasulyeciye...
Buradan Beyazıd'a doğru yürüyerek Kapalıçarşı'ya gelirseniz ve kitap düşkünlüğünüz varsa, ilkin Sahaflar Çarşısı'na uğramanızı öneririz. Ne yazık ki geçmişteki gibi tam bir sahaflar çarşısı değil burası ama yine de o atmosferi görmekte fayda var. Biz, üç kuşaktan beri burada sahaflık yapan Turan Türkmenoğlu'nun kitabevine uğradık. El yazması Kuranı Kerim, Ermenice, İbranice, Yunanca kitaplar bulunduruyorlar ve artık bu tür eserleri bulmak pek mümkün değil. Ayrıca Osmanlı döneminde son dönem çok kullanılan Fransızca kitapları da burada bulmak mümkün. Kitapların tarihleri 18. yüzyıldan 19. yüzyılın başına kadar uzanıyor ve konuları da genellikle felsefe ve tarih ağırlıklı. İstanbul ile ilgili seyahatnameler de burada bulunabilir. Onlar da, kitabın yanı sıra günümüzden ebru ve hat örnekleri satıyorlar, ayrıca burada hat malzemeleri bulmak mümkün. Elif Kitabevi, Sahaflar Çarşısı, No: 4, Beyazıd. Tel: 0212-522 20 96.

Turumuzun bu aşamasında öğle yemeği vakti geldi. İstanbul'da geleneksel bir yemek isteniyorsa, şüphesiz bunu çok iyi yapan yerler var ve yazılarımızda bu tür adresleri sık sık veriyoruz. Bu kez değişik bir adresi denedik ve bu merkezden çok da uzak olmayan Süleymaniye'ye gittik. Süleymaniye, bir selatin camii, yani sultan camii olan Kanuni Sultan Süleyman adına Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş olan Süleymaniye Camii'nden alıyor adını. Bu cami başlıbaşına pek çok yazının konusu olacak kadar kapsamlı bir yapıdır. Biz şimdilik etrafını dolaşıp karnımızı doyuralım. Cami bir külliye olarak yapıldığı için hastane, kütüphane, çarşı gibi pek çok bölümden oluşuyor. Bu yapılar günümüzde de aynı işlevi sürdürüyor. İşte yan kapısından çıkınca hemen karşınızda göreceğiniz küçük lokantalar topluluğu da böyle bir çarşı yapısının içine yerleşmiş. Yani, eğer bahçede değil de içerde yemek yiyorsanız, teknik olarak Mimar Sinan'ın tasarladığı ve inşa ettiği bir mekanda olacaksınız. Aslında küçücük bir mekan burası ve bu tür aile işletmelerinin hemen hepsinde olduğu gibi, duvarda soluk, siyah beyaz bir fotoğraf asılı. Bu, Kurucu Ali Baba, yani 1939 yılında orada bu lokantayı açan kişi. 'Kurucu' derken, kuru fasulyeyi kastediyoruz elbette. Ocağın başında ailenin 4. kuşak üyesi aşçıbaşı duruyor. Kuru fasulye önemlidir, hatta o kadar önemlidir ki, bazıları sabah kahvaltısında bile yiyebilir bu nefis yemeği, tabii yanında da pilav olacak. Yemek Erzincan dermason fasulyesinden yapılıyor ve içinde acı Arnavut biberi var. Etsiz pişiriliyor. Karnıyarık, tas kebabı gibi birkaç yemek çeşidi ve tatlı olarak da kadayıf yemek mümkün. Kuru 3, pilav 3, çoban salata 1,5 YTL. Taklitlerinden sakının! Kurucu Ali Baba, Kanaat Lokantası: Prof. Sıddık Sami Onar Cad. No: 1/3, Süleymaniye.
Thursday, April 17, 2008
ARNAVUTKOY
Küçük, mavi beyaz boyanmış bir köy iskelesi... Arnavutköy. Küçük bir vapur yolcularını bekler. Tarifeye bakılırsa, Kadıköy ya da Beşiktaş hattı gibi yoğun değildir buranın trafiği. Saatleri belirtmek için ışıklı tabela bile yoktur. Hareket saatleri öylece, gazlı kalemle yazılıvermiştir tahtaya. Demirli kapının üzerinde güvercinler tüner, sonra kedi güvercinleri kovalar... İçeri bakınca, pencerenin kenarlarında yağ tenekelerine ekilmiş sardunyalar görürsünüz. Çımacıların, gişe görevlilerinin evi gibidir iskeleler. Süslerler, temizleyip bezerler, kendi evleri gibi sahip çıkarlar. Vapurlar da kaptanlarındır. Kaptanköşkünün penceresinde, yine tenekeler içinde rengarenk sardunyalar vardır. Hatta kiminin perdeleri vardır sanırsınız. Belki de vardır...
Mahmut'un battaniyesi
İskelenin hemen yanında, geniş plastik leğenlerde canlı balıklar vardır. Balıkçıların o sabah tuttuğu balıklardır bunlar. Mahalle sakinleri ya da arabayla yoldan geçenlerin gezici balık dükkanlarıdır bunlar. Onların hemen yanında, balık avlayanları görürsünüz. Her mevsim ve günün her saatinde mutlaka birileri balık avlamaktadır. Tipik bir İstanbul Boğazı manzarası. Sahil boyu oturma sıraları vardır. İster yürüyüş yaparsınız ister bu sıralara oturup balık tutanların, gemilerin, martıların, dalgaların seyrine dalarsınız. Arka planda nefis bir Anadolu yakası manzarası vardır; Kandilli, Vaniköy... Bu semtler Boğaz'ın şanslı bölgeleridir çünkü imara en az açılmış yerlerdir. Yemyeşil korular uzanır ve bu nedenle seyrine doyulmaz. Boğaz'a sırtınızı verirseniz, muhteşem bir yalılar silsilesiyle karşılaşırsınız.
Balık tutanların arasında pecmurde ama hiçbir zaman saçı sakalına karışmamış, yaz kış koyu renk bir ceket pantolon giyen, çok sigara içen, çocuksu bir hevesle oltadaki balıkları seyreden bir adama rastlayabilirsiniz. Adı Mahmut'tur. Kırklı yaşlarının başında. Rumeli Hisarı'nda doğmuş. Sünneti, iskelenin hemen arkasındaki eski, iki katlı evlerinde yapılmış. Ailede arsa, ev bolmuş. Ankara'ya gidip matematik eğitimi görmüş ve sonra yüksek matematikçi olmuş. Pek sevmemiş matematiği. Güneye inmiş bir süre. İngilizce turist rehberliği yapmış. Tutturamamış ama tutturmak da istememiş. İstanbul'a dönmüş. Artık bir evsizmiş ama onun mekanı Arnavutköy'dür. Doğduğu semtteki arkadaşlarına, oradaki evsizlere uğrar zaman zaman. Sohbet imkanı bulursanız bir de sigara ikram edin mutlaka. Hayatın anlamını, sokakları, Hisar'daki balıkçının kulübesindeki evsiz kadını, sokakların kanununu... Mahmut anlatır size. Aynı çocuksu hevesle şiirlerini de okur. Kışın nasıl olup da barındığını, ısındığını soracak olursanız cevabı kendi hayatından verir, "en güzel battaniye bulutlardır" der. Bu gidişimizde göremedik Mahmut'u.
Küçük Beyoğlu
Arnavutköy, Ortaköy ve Kuruçeşme'den sonra gelen ve yine İstanbul'un en eski köylerinden biridir. Özellikle eski evleri, daracık sokaklarındaki mahalle havası, sakinliği ve son yıllardaki eğlence hayatıyla bilinir, bir de çileğiyle. Küçük, açık pembe renkli mis kokulu bir çilek türü. Aslında bir başka adı da Osmanlı çileğidir. Sahile açılan bir vadi ve yamacına kurulu olduğu için hem manzarası hem de sık bitki örtüsü açısından çok güzel ve etkileyici bir görünüme sahiptir.
Arnavutköy'ün ilk çağdaki adı, Hestai'ymiş. Boğaz'ın en önemli ibadet yerlerinden biri olan ve Konstantinos tarafından yaptırılan Ayios Mihael kilisesinde, Başmelek Mihael'in mozaik bir ikonası saklanıyordu. Ortodoks kilisesinde İsa'nın vaftizine remiz olarak haçın suya atılması yortusu, Arnavutköy'de 20. yüzyılın başına kadar geleneksel biçimde kutlanmaya devam etmiş ve günümüzde de halen sürüyor. Bu törenin köylere bereket getireceğine inanılıyormuş. Hz İsa'nın Ürdün ırmağında vaftiz edilmesinin anısına yapılan tören sırasında denize tahta haç atılarak denizin bereketi, balıkçıların ve gemicilerin sağlığı için dua edilirmiş. Haçı sudan çıkaran delikanlı haçı öperek papaza teslim eder ve haç köy dükkanlarında dolaştırılarak bahşiş toplanırmış.
Denize haç atma törenini izleyen çalgılı, içkili gazino alemleri çok rağbet görmüş. O zamanlar Arnavutköy'e bu canlı eğlence hayatı yüzünden Küçük Beyoğlu da denirmiş. Geçmişi 1200 yıllarına dayanan Ayios Strati Taksiarhi Rum Ortodoks Kilisesi, geçirdiği yangın ve depremlere rağmen onarılmış biçimiyle halen ayakta ve cemaatine açık. Bahçesinde Ayios Pareskevi Ayazması bulunuyor. Semtte, hemen sahilde görülebilecek dini tarihi yapılardan biri de 1832 yılında II. Mahmud tarafından yaptırılmış olan Tevfikiye Camii.
Semt, Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren büyük önem kazanmış ve büyük panayırlara sahne olmuş. Bu panayırların 1940'lı yıllara kadar devam ettiği biliniyor. Yazın en sıcak günlerinde bile esintili olan havası, köyün sırtlarındaki bağlar ve bahçeler bu bölgeye mesire yeri olarak her zaman ün kazandırmış. Gazinoları, sandal sefaları, özellikle panayır döneminde çalgılı, kasap havalı, sazlı sözlü alemleri ile ünlüymüş.
Köyün, Arnavutköy adını ne zaman aldığı tam olarak bilinmiyor. Ama Fatih Sultan Mehmed'in Arnavutluk'a egemen olmasından sonra yöreden getirilen Arnavutlar'ın bu bölgeye yerleştirildiği biliniyor. O yüzyıllarda bu bölge üzüm bağlarıyla kaplıymış. 16. yüzyılda ise İstanbul'un en önemli mesire yeri olarak biliniyor. 19. yüzyılın ortalarına kadar Rum ve Musevilerin oluşturduğu bakımlı, güzel ve canlı bir Rum köyü olmuş. Evliya Çelebi, "Ekmeğinin ve peksimedinin beyaz, Yahudileri'nin sahib-i zevk ve ehl-i saz, cemaati müslimin gayet az" diye sözetmiş Arnavutköy'den. 18. yüzyıla gelindiğinde, köy halkı tümüyle Rumlar'dan oluşuyormuş. Yine aynı yüzyılda, hanedanın sultan kızı ya da kardeşi gibi iktidar sahibi kadın üyelerin bu bölgede sahilsaraylar yaptırdığı biliniyor. Arnavutköy'ün ticaret hayatı her zaman canlı olmuş. Çünkü Yeniköy'den sonra Boğaz'ın denizciler için peksimet üreten ikinci köyüymüş. Ama aynı zamanda Boğaz'ın akıntılarının en şiddetli olduğu yer diye de biliniyor. Eskiden kötü havalarda çok tehlikeli sayılan bu sahilde, kayıklar kimi zaman halatla sahilden çekilir kimi zaman da yolcular burada kayıklardan inerek yollarına karadan devam ederlermiş. Rivayete göre, 16. yüzyılda akıntıya karşı yüzemeyen çağanoz sürüleri burada karaya çıkmışlar, akıntının sonuna kadar yürümüşler ve yeniden denize dönmüşler. Rıhtımda bıraktıkları izlerin 18. yüzyılda halen görülebildiği de rivayet edilmiş.

Semtin ön yüzü ve belki en muhteşem özelliği şüphesiz sahil boyu uzanan yalılarıdır. Tarihi eser olarak tescil edilen bu evler böylece koruma altına alınmış. Hemen hepsi geçen yüzyılda inşa edilmiş. Ancak 1980 yılı sonrasında önünden geçirilen kazıklı yol nedeniyle denizle olan doğrudan bağlantısı kesilmiş. Hepsinin doğrudan denize bakan pencerelerinin olduğunu, otomobil gürültüsü yerine atlı arabalar ve kürek seslerinden başka sesin olmadığı, kayıkhanelerinden denize açılıp kürek çektikleri, kendi evlerinin önünde rahatça denize girdikleri zamanlar düşünülürse...
Günümüzde, Arnavutköy'de yine de sakin ve hoş bir yürüyüşe çıkılabilir. Ya da akşam üzeri sahildeki restoranlardan birinde güzel bir akşam yemeği yenebilir. Bu ay levrek, lüfer, çipura ve tekir balıkları bol bulunur. Boğaz'ın bu kısmı günbatımını doğrudan görmez ama karşı yakadaki korulara yansıyan kızıllık muhteşemdir.
ANADOLU KAVAGI
Statünüz, geliriniz hatta yaşınız ne olursa olsun, İstanbul Boğazı'nın tadını çıkarmak için muhteşem bir seçeneğiniz var. Sirkeci'den binersiniz Dilenci Vapuru'na, Haliç girişinden itibaren Karadeniz'e doğru yola çıkarsınız. Yavaş yavaş, hazmede hazmede geçersiniz onca güzelliği. Yavaş yavaş diyoruz çünkü Dilenci Vapuru, adı üzerinde bol uğraklı bir vapurdur ve tadını çıkarmanız için zaman verir ama bezdirici bir yavaşlığı olduğunu düşünmenizi istemeyiz. Bu yolculukta, gideceğiniz en uç noktalardan biri de Anadolukavağı'dır. Anadolukavağı'ndan sonraki ve son yerleşim ise Fener'dir ve sonrası, Karadeniz.
Dilenci Vapuru Vapurlar mütevazıdır, gölgelik kısmı boldur, sıcak bir yaz gününde hoşlukla serinleten bir rüzgarı vardır ve çayı da fena değildir. Boğaz'ı geçerken aslında uzun bir tarih dilimine de tanıklık edersiniz. En güzeli de muhteşem yalılar ve hâlâ bir kısmı korunabilmiş korulardır. İnsan ister istemez şu imar yasası olmasaydı, Boğaz imara açılmasaydı nasıl bir yeşilliğin içinden geçerdik, diye düşünür. Yine de bitmedi İstanbul'un yeşilliği. Yanaştığınız hemen her iskelede mutlaka balıkçıları, küçüklü büyüklü balıkçı teknelerini, denize giren, piknik yapan insanları görürsünüz. Hemen her Boğaz köyünde en az Osmanlı döneminden kalma tarihi yapılar görürsünüz. Bunların bir kısmı da sözünü ettiğimiz yalılardır. Yanaştığınız birçok iskelede ızgara balık kokusu mutlaka vardır. Bu koku, midenizi Anadolukavağı'ndaki yemeğe hazırlar ama ne hazırlık!
Anadolukavağı iskelesine yanaştığınızda, üstelik de vapurun üst katındaysanız, küçük bir sahil köyü olduğunu görürsünüz. Burası bir vadi köyüdür aslında. Birkaç yüz metrelik sahil hemen tümüyle balık lokantalarıyla kaplıdır. Vadinin iç kısmına doğru olan bölgede köyün yerleşim kısmı vardır. Vapur iskelesi bu lokantaların ve hediyelik eşya dükkanlarının ortasında olduğu için, vapurdan inince kendinizi nefis balık ve meze kokularının ortasında bulursunuz. Çaresiz, yapacağınız öncelikli şey, iyi bir yemek yemektir. Çarşı esnafı belki biraz girişimci ve biraz da ısrarcıdır ama sıcak ve konuksever insanlardır. Aslında lokantalar arasında çok fazla fiyat ve kalite farkı da yoktur. Tek fark, denizi daha yukardan mı göreceksiniz yoksa balıkçı tekneleriyle iç içe mi yemek yiyeceksiniz. Hayatta böylesine önemli sorunlar da var görüldüğü gibi.
Hemen hatırlatmakta fayda var, buraya gelenler, vadinin üst kısmındaki kaleye mutlaka çıkarlar ki, çıkılması da şiddetle tavsiye edilir. Kaleye çıkış yolu, tok mideyle yapılabilecek bir yürüyüş sayılmaz. Oldukça dik ve bir şehirli için kısa sayılmaz. Eğer kaleye çıktıysanız, burada ilk dikkatinizi çekecek olan şey sessizlik, çiçek ve çam kokusu olacaktır. İlerde Karadeniz; aşağıda, Türkiye'nin güney sahilinde misiniz yoksa Ege'de misiniz ayırt edemeyeceğiniz nefis bir yeşillik ve deniz, Boğaz'dan Karadeniz'e açılan gemiler ve yine sessizlik... Bu bölgenin bir başka önemli özelliği de Boğaz'a uğrayan yunuslardır. Geçmişte çok daha fazla sayıda oldukları ve daha içerlere girerek uzunca ziyaretler yaptıkları söyleniyor. Boğaz'ın bu bölgesinde oynaşan yunusları yine de görme imkanınız var. Böylesi bir ruh ve beden küründen sonra önünüze ne gelse afiyetle yiyeceğinizden eminiz.
Böğürtlenler, Cenevizliler ve midye
Etrafta bolca böğürtlen de vardır. Ağustos ayı da böğürtlerlerin kızarıp olgunlaştığı dönemdir. Yoros Kalesi, Bizans döneminde yapılmış ancak imparatorluk zayıf düşünce kale Cenevizlilerin eline geçmiş ve bu yüzden Ceneviz kalesi sanılmış. Kalenin kapladığı alan İstanbul çevresindeki bütün öbür kalelerin alanlarından büyük. İç kesimdeki kulelerin bazıları hâlâ iyi durumda ve duvarlarda Yunanca yazıtlar göze çarpıyor. Evliye Çelebi'nin aktardığı yaygın ama kanıtlanmamış bir söylentiye göre: Anadolukavağı'ndaki kaleden denizin ortasında bulunan bir kuleye de dolanarak karşı sahilde, Rumelikavağı'ndaki bir diğer kuleye bağlanan bir zincir Boğaz'ı kesiyor ve tüm Boğaz'ın bu noktadan kontrol edilmesini sağlıyordu.Gerçekten etkileyici bir söylenti.
Anadolukavağı'nı tarih boyunca önemli kılan ve buraya IV. Murad'ın da yaptırmış olduğu gibi çeşitli kaleler yapılmasına sebep olan şey, şüphesiz stratejik önemi olmuş. Burası, Karadeniz'e kıyısı olan Balkan ülkelerine ve Rusya'ya açılan kapı olması nedeniyle hem askeri hem de ticari olarak önemli bir merkezmiş. Çünkü aynı zamanda bir gümrük ve sınır kontrol noktası olmuş ve bu nedenle de ekonomik bakımdan gelişkin bir yermiş. Kaynaklara göre, yaz ve kış aylarında, bu limanda 300 gemi bulunurmuş. Gemiler Karadeniz'e çıkmak için uygun hava beklerken burada demir atar, köyün dükkanları denizcilerin ihtiyaçlarını karşılamak için geceleri bile açık tutulurmuş.
Anadolukavağı'nın dalyanlarının da eski ve bereketli dalyanlar olduğu ancak 19. yüzyılın sonlarında kapandığı biliniyor. Özellikle kılıçbalığı avı, yakın zamanlara kadar köy halkının başlıca geçim kaynağını oluşturmuş. Köyün iç kısımlarında ya da çarşıda ağ yamayan yaşlılara rastlarsınız mutlaka. Balık eskisi kadar bol olmasa da geçimini denizden sağlayanların sayısı hiç de az değil. Bölge 1980'li yıllara kadar, askeri yasak bölge olması nedeniyle kara ulaşımına kapalıydı. Bugün ister karadan ister denizden buraya ulaşma imkanı var ama dediğimiz gibi, en keyiflisi deniz yoluyla ulaşım olacaktır.
Anadolukavağı'nda, sahilyolunun bir arkasındaki sokağa geçerseniz küçük hediye dükkanları göreceksiniz. Pamuklu kumaşlardan yapılmış giysiler yaz günleri için idealdir. Buranın bir başka önemli özelliği de İstanbul'un Marmara tarafında yemenizi pek de tavsiye etmeyeceğimiz midye. Midye suyu süzüyor ama katı maddeleri bünyesinde barındırıyor o nedenle demizi temiz olan yerden çıkarılan midyeyi yemek gerek. Anadolukavağı'nda midye yiyebilirsiniz. Üstelik sosu da nefistir.

Ağustos ayında çinekop ve olta lüferi çıkmaya başlar, ay sonuna doğru da çingene palamutu. İstavrit zaten hemen her zaman vardır. Biz kızarmış minik hamsileri tercih ettik. Balığın hemen her türüne soğan çok yakışır üstelik burada beyaz ve sulu bir soğan türü var. Ayakta atıştırmak isterseniz balık-ekmek usulünü uygulayacaksınız ki, hem ucuz hem de çok lezzetli bir seçenek olduğunu söylemeye bile gerek yok.
Wednesday, April 2, 2008
Perge ( Antalya )

Çağlar boyu Anadolu kadını tanrıça, yargıç, savaşçı gibi değişik rollerde görülür. Ana tanrıçalar, Asur Ticaret Kolonilerinden Kültepe'deki (İ.Ö. 2000) ticaret yargıçları, Priene yargıçları, Amazonlar, Büyük İskender'in emriyle Miletos'un fethinden sonra savaşçıların evlendiği eğitimli askerler... Hepsi kadındır. Lydialı kadınlar kocalarını kendileri seçerdi. Miletos'un efsanevi kurucusu Neleus, şehrin kadınlarını yeni gelenlerle evlenmeye zorladığında kadınlar, kocalarıyla aynı masaya oturmama ve onlara adlarıyla hitap etmeme kararı aldı. Ya da Xsanthoslu kadınlar Perslere teslim olmamak için (İ.Ö. 545) kendilerini öldürdü. Anadolu kadınının rolleri böyle uzar gider.Bunlardan biri de Plancia Magna. Perge'de gücünün doruğuna ulaşıp, hem kendi adını hem de belirlediği isimleri Perge adıyla birlikte ölümsüz kılmış. Perge şehrinin kurucu ve daha sonra da senatörlerinden birinin kızı olan Plancia Magna İ.S. 2. yy'da yaşamış ve yüksek mevkilerde görev yapmış zengin bir kadın. Şehrin en önemli tanrıçası Artemis'in rahibelerinden olan annesi ise ona dini açıdan güç veriyor. Görev ve sıfatları arasında sulh hakimliği, okul müdürlüğü, Ana Tanrıça Kybele, Artemis ve İmparatorluk Kültü Rahibelikleri ve şehrin hamiliğini saymak mümkün.
Anıtsal Kapı
En önemli ve kalıcı yapıtı ise şehrin girişindeki iki kulenin hemen arkasında, kendi adına yaptırdığı ve hem tanrı hem de şehrin kurucularının heykellerinin yer aldığı at nalı biçimindeki Avlu ile Anıtsal Kapı. Plancia Magna'nın, İ.S. 120'li yıllarda böylesine görkemli bir yapıya zaman ve para harcamasının nedeni ne olabilirdi diye araştırdığımızda tamamıyla gönüllü olarak olmasa da toplum adına yararlı işler yapma geleneği, zenginlik, gösteriş ve ihtişam merakı ve komşu şehirlerle girişilen rekabet gibi nedenler buluyoruz. Yunan kültürüne hayranlığıyla tanınan Roma İmparatoru Hadrianus, Atina'da 'Panhelleneia' şenliklerini bu yıllarda başlatır. Şenliklere katılma ayrıcalığı ise yalnızca Yunan soyundan geldiğini kanıtlayabilen kentlere veriliyordu. Bu yüzden birçok Anadolu kenti uydurma mitolojik öykülerle Yunan kökeninden geldiklerini kanıtlama yarışı içine girmiş. Bu çabalar Plancia Magna'nın bütün bunları neden yaptığını da açıklıyor.Plancia Magna'nın tanrılar ve kahramanlar salonu niteliğindeki oval avlusunun iki tarafındaki duvarlarda, tanrı ve kurucuların heykelleri için ayrı ayrı 14'er tane niş var. Kurucular da kendi içlerinde 7 mitolojik, 7 de çağdaş olmak üzere ikiye ayrılıyor. Yedi çağdaş kurucunun hepsinin Plancia Magna'nın kendi ailesine ait olduğu düşünülüyor. Ancak en önemli nokta, heykellerdeki kadın sayısının erkeklerden fazla oluşu. Döneme bakıldığında Plancia Magna gibi daha birçok kadının hem üst düzey yönetimlerde yer aldığı hem de velinimet görevleri üstlendiği görülüyor. Kral soyundan gelen kadınların yerel kadınlar tarafından örnek alındığı da ayrı bir gerçek. Böylece Plancia Magna, Perge'nin bir şehir olarak adını, kültürünü, saygın kimliğini yerleştiren ve pekiştiren önemli kişiliklerden biri olarak çıkıyor karşımıza. Şehrin diğer önemli ismi de büyük Geometri üstadı Apollonius (İ.Ö. 3.yy-2.yy). Özellikle 'Konikler' adlı kitabı matematiğin gelişimi üzerinde çok etkili olmuş. Elips, hiperbol ve parabol terimlerini ilk kez kullanan Apollonios ayrıca, geometrik modelleri gezegen sistemine uyarlayan eskiçağ matematik astronomisinin kurucularından.
Perge Ören Yeri
Perge ören yerinde ziyaretçileri tiyatro ile stadion karşılar. Perge Tiyatrosu Anadolu'nun en süslü tiyatrolarından biri. Tiyatronun sahne binasının dış yüzünde 12 m yüksekliğinde, beş nişli bir anıtsal çeşme yer alır. 12 bin izleyici kapasitesiyle Anadolu'nun en iyi korunmuş stadionlardan biri yine Perge'de. Diğerleri Aphrodisias ve Laodikeia'dadır.Kentin asıl girişi tiyatro ve stadiondan sonra geliyor. Önce İS 4.yy'da inşa edilmiş Roma Kapısı, ardından İÖ 3. yy'dan kalma iki yuvarlak kuleden oluşan Helenistik Kent Kapısı var. Bunların arasındaki geniş alanda Roma dönemi hamamları ile anıtsal çeşmeler bulunuyor.20 metre genişliğindeki Sütunlu Cadde, iki yanında üzeri kapalı bir revak ve gerisindeki dükkânlardan oluşuyor. Perge'de sıra dışı olan şey, caddenin ortasında uzanan su kanalı. Kanal ne içme suyu taşımayı ne de su boşaltmayı amaçlamış; sıcak yaz günlerinde insanları serinletmek, rahatlatıcı sesiyle dinlendirmek ve suyun üstünde güneş ışığını yansıtmak için yapılmış. Sütunlu Cadde Helenistik Kapıdan Anıtsal Çeşme'ye dek uzanıyor ve diğer ana caddelerle kesişiyor. Perge'nin Agora'sı sıralı sütun ve dükkanlarla çevrili küçük, kare bir alan. Agoranın ortasında tüccarların tanrısı Hermes'e ya da şans tanrıçası Tyche'ye adanmış yuvarlak bir yapı var. Burada hâlâ dükkanlara ait izler bulunur. Agoranın kuzeydoğu ucundaki çengel ve bıçaklı kasap levhası buna örnektir.
Nasıl gidilir
THY'nin Antalya'ya İstanbul'dan her gün 5, Ankara'dan da 3 seferi var. Perge'ye ulaşmak için Meydan Postahanesi'nin karşısından Aksu minibüslerine binmeniz gerekli. Aksu'da inip taksi tutarak ya da bu kısa mesafeyi (1.5 km) yürüyerek Perge'ye ulaşabilirsiniz. Antalya'daki pek çok araba kiralama şirketinden araba da kiralayabilirsiniz.

Nerede kalınır
Antalya'nın merkezinde: Dedeman Otel Tel: 0242-321 79 10. Talya Otel Tel: 0242-248 68 00. Sheraton Voyager Tel: 0242-238 55 55. Kale İçi'nde: Adalya Otel Tel: 0242-243 27 56. Aspen Otel Tel: 0242-247 05 60. Marina Otel Tel: 0242-247 54 90. Doğan Pansiyon Tel: 0242 241 84 42. Türk Riviera'sı olarak adlandıralan Belek'te de konaklayabilirsiniz. Hotel Sillyum 2000: İleribaşı Mevkii, Belek. Tel: 0242-715 21 00.
Monday, March 24, 2008
THE CIRAGAN PALACE

The best sites along the Bosphorus and the Golden Horn had been reserved for the palaces and mansions of the sultans or important personalities. Most of these, however, have disappeared in time. One of these, the large Crragan Palace, burned down in 1910.
The palace, replacing an earlier wooden palace, had been built in 1871 for Sultan Abdula'ziz by court architect Serkis Balyan. The construction took four years and cost four million gold pieces.
The ceilings and the interior partitions were made of wood, the walls were covered by marble. The columns were superior examples of stonemasonry. The palace was lavishly decorated with rare carpets, gilded pieces and furniture inlaid with mother-of-pearl.
Like other palaces on the shores of the Bosphorus, the Ciragan had been the venue of various important meetings. Its facades were decorated with colored marbles, it had monumental gates, and it was connected to the Yildiz Palace on the slopes behind it with a bridge.

On the landside it was surrounded by high walls. After remaining in ruins for many years, the palace has been renovated and turned into a 5-star seashore hotel with several new additions.
THE YILDIZ PALACE

This is a complex of pavilions and gardens scattered over a large area of hills and valleys overlooking the Bosphorus and surrounded by high walls. This second largest palace in Istanbul is now separated into various sections, each serving a different purpose. The 500,000 sq. m grove had always been reserved for the court, and the first mansion built here in the early 19th century was quickly followed by others. When Sultan Abdulhamid II, who was an overly suspicious person, decided that this palace offered better security, the complex soon developed into its present form.
During his thirty-three year reign, the sultan used this well-protected palace resembling a city within a city as his official quarters and harem. The different courtyards containing pavilions, pools, greenhouses, aviaries, workshops and servants' quarters were separated from each other by passageways and gates. There are two small and charming mosques situated outside the two main entrances.
The buildings that were allocated to the higher military academy have been vacated now. The facilities to the north are still used for military purposes, but the other sections have been assigned to the use of the Yildiz Technical University, the municipality, the Department of National Palaces, and the Institute for Research in the History of Islamic Arts and Cultures.
The large part of the palace gardens, some old pavilions and the famous porcelain workshops are open to the public in what is now called the Yildiz Park. The park is connected to the Ciragan Palace on the seashore with a bridge. The best-known building in the complex, the Sale (chalet) Pavilion, is reached through the park. The pavilion is an important museum with its well-kept gardens, its exterior architecture resembling Alpine hunting lodges, its rich decorations, valuable furniture, carpets, and large ceramic stoves.
The main entrance of the Yildiz Palace is up the hill from Besikta§. The Muayede Pavilion to the left of the entrance is now being renovated as a new museum. Also on the left side are the single-storied Qt Pavilion, where the guests of the sultan were accommodated, and the entrance to the harem. On the opposite side stood the offices of the military officers in charge, the Yaveran chambers. The greenhouse and the theater in the harem section are attractive examples of their kind.
The staff dining room to the right of the entrance was later used to exhibit weapons collections. Today exhibitions and concerts take place here.

The Yildiz Palace Museum and the Municipal Museum of Istanbul are also in this complex. The Palace museum was founded in 1994 and it occupies the former carpentry workshops. Carved and painted wooden artifacts, thrones, porcelain produced in the palace workshops, and other objects from the palace are exhibited here, while in the Municipal Museum next to it glass and porcelain wares, silverware, paintings depicting Istanbul and a rare 16th century oil lamp are on display.
Tuesday, March 18, 2008
Chasing the wind at Dubrovnik Riviera

Home to 1200 islands, the Dalmatian Coast is a sailor's paradise. In August, we set sail from Marmaris to the Adriatic Sea.
Mali Ston, wine and cheese
Our first stop in Croatia was Mali Ston, about 60km from Dubrovnik. The waters of Mali Ston are very clean and ideal for oyster farming. The next day, we set sail for Cavtat. After the Great Wall of China, Cavtat has the world's second longest defensive walls. The region is famous for its sea salt and cottage wine industry. Our first stop on the Adriatic was the ACI Marina in Dubrovnik. Here, we stocked up on supplies for our journey. By a strange coincidence, we ran into an old friend of one of our shipmates. Based on his knowledge of the area, we decided to change our Adriatic course.
Maria's island
In the morning, we set sail at full speed. At about 15.00, we caught sight of the small island of Lopud. Back when Dubrovnik was an independent city-state, the aristocrats had their summer homes on Lopud. Lopud is one of the few islands to have a beach and is covered in trees. No motor vehicles are allowed on the island. We stopped here for a meal and were served by a cheerful waitress named Maria. For the rest of the trip, we renamed Lopud "Maria's Island" in her honour. We spent that and every subsequent evening sipping Lopud wine on deck. The next morning, we woke to discover that we had the bay to ourselves. We set sail for our next stop, Mljet. Two boisterous dolphins joined us for a part of the journey.
Turkish folk songs
The island of Mljet is a protected national park that has two saltwater lakes but no fresh water. The next day, we enjoyed a day of sailing before anchoring in Vera Luka Bay on the island of Korcula. Korcula boasts the cleanest waters of the coast. We all fell in love with the nearby island of Sipan. After two whole days on deck, we headed to the shore for dinner. The restaurants on both islands proved to be full, but we luckily discovered a tiny bakery that sold a local version of borek. It was run by an Albanian man in his seventies. Hearing us speak Turkish, he started to sing a half-remembered Turkish folk song. The next morning, we woke at dawn and went for a walk. The road was lined with fruit trees and we helped ourselves to grapes, peaches, apricots and figs on our way. The figs were particularly delicious. In the afternoon, we went for a swim to escape the baking heat. Sadly, the seabed was littered with old car tyres and empty bottles. Nevertheless, we were loath to leave Korcula. However, the time had come to return to Dubrovnik. Once there, we spent out last night on the ship and drank a toast to the beauties of the Dalmatian Coast.
Dubrovnik Riviera Guide
DUBROVNIK
Although it saw a lot of damage during the war, Dubrovnik is still an enchanting town surrounded by mountains, forests and the sea. There are four districts: Gruz, Babin Kuk, Lapad and the Old Town. The shores of Babin Kuk, Lapad, Boninovo, Pile and Ploce are lined with luxury hotels. Watch the sunset from the old fortress, go shopping in Placa-Stradun and wander through the torch-lit streets by night. The hotels fill up during the Summer Festival (July 10-August 25). Ferries to all islands leave from the Dubrovnik Gruz pier at least 3 times a day. Hotel Gruz: Gruz, Tel: +385 20 418-977. Hotel Grand Villa Argentina: Ploce, Tel: +385 20 440-555. www.hoteli-argentina.hr Hotel Excelsior: Ploce, Tel: +385 20 414-222, +385 20 353-353 www.hotel-excelsior.hr Dubrovnik President: Babin Kuk, Tel: +385 20 441-100. www.babinkuk.com Hotel Kompas: Babin Kuk,Tel: +385 20 352-000. www.hotel-kompas.hr. Orhan: Old Town, Od Tabakarije 1. Tel: +385 20 414- 183. Most restaurants serve Mediterranean fare. Try the "Black Risotto", "Lobster Salad", and "Dubrovnik Rozata" (crème caramel) and "Cevap Cici", a kind of meatball. Restaurant Konavoka: Vl. Stijepo-Miso Zvrko, Setaliste Kralja Zvonimira 38, Lapad. Tel: 20 435 105. Restaurant Wanda: Prijeko Street 8, 20 000, Old Town. Tel: 20 321 010. Restaurant Arka: Gunduliãeva poljana, Old Town. Restaurant/Cafe Levanat: Nika i Meda Pucica 15, Lapad, Dubrovnik.
ACI MARINA
42º 40,3´N / 018º 07,6´E. 5km from Dubrovnik city centre, at the mouth of the Ombla (Arion) river, spanned by a beautiful bridge. Tel.:+385 20 455-020. VHF Kanal 17. http://www.aci-club.hr/
MALI STON
An old fishing town north of Dubrovnik. Lots of oyster farms. Hotel Ostrea: A luxury boutique hotel run by the illustrious Kralj family. Excellent breakfast-particularly the cold cuts and breads. Mali Ston, 20230, Ston Tel:+385 20 754-555. www.ostrea.hr Kapetanova Kuca: Also owned by the Kralj family. The "Captain's House" next door is said to be the best seafood restaurant on the Adriatic. Everything is fresh and the oysters and delicious. Reservations are essential. The local Peljesac, Plavac and Dingac red wines are very good. Local Pag Island goat's cheese is sold at ACI Marina or at the shopping centre. A wheel costs around 480 Kuna.
LOKRUM ISLAND
A small is
land and national park surrounded by high cliffs and covered in forests. There are day trips from Dubrovnik. Great swimming. There are plenty of piers and showers. The island has two small lagoons and a restaurant. Smoking is forbidden. One nudist beach. You are not allowed to stay overnight.ELAFITI ISLAND CHAIN
Sipan: There are enchanting bays around Sipanski Luka. The Albanian bakery is to the left of the pier. Make sure to try the tripe and potatoes at the restaurant-bar behind the ice cream stand to its left. Hotel Sipan: 20223 Sipanjiska Luka. Tel: +385 20 758-000. www.sipanhotel.com Lopud: This gorgeous island is the smallest island between Sipan and Kolocep. Maria's restaurant is on the corner before the Lafodia Hotel. Try the fried fish and sautéed mussels. The Sunj monastery lies at the end of the 1km long Sunj shore. Have breakfast at a cafe on the shore. Grand Hotel: +385 20 87 014. Hotel Lafodia: +385 20 759 012 Kolocep: There are two settlements on the island: Gornje Celo and Donje Celo. Famous for its 15th century summer palaces. Its rocky shores are covered in coral reefs. Its waters reflect every possible shade of blue. The shore is lined with hotels and restaurants, some large, some small. Excellent pomegranates and figs. The restaurants serve homemade lemonade. Boasting a pool and a great view, the Hotel Villas Kolocep is the best in town. A 500m long nudist FKK Beach is located beyond the Ruza restaurant in the marina. Hotel Villas Kolocep: Tel: + 385 20 757 025. Hotel Kolocep: Tel: +385 20 757 025/ 757 027

MLJET ISLAND
Enjoy a game of billiards and a cup of coffee at the Hotel Odisej in the centre of Pomena. The hotel's beach is a great place to swim, especially at sunset. The restaurants at the far left end of the marina serve excellent fish. At ticket to enter the Malo Jezerro (lagoon) and Veliko Jezerro National Park will only set you back about 40 Kuna. Make sure to take a canoe or motorboat to the small island in the middle of the lagoons to visit the Church of Santa Maria. This beautiful island also has a restaurant and a cafe. Smoking is forbidden in the national park. If you decide to go swimming in the lagoons, beware that the fish have a tendency to bite! There is a FKK nudist beach on the Malo Jezerro lagoon. Hotel Odisej: 20226 Pomena, Otok Mljet. Tel: + 385 20 744 022. Fax: + 385 20 744 042.
Friday, March 14, 2008
The grave of a genius

Figueres is a fascinating Spanish town 1.5 hours from Barcelona by train. In the town centre stands the old theatre which survived the Spanish Civil War but burned down in 1939. Later, it was bought and redesigned by Salvador Dali who had held his first exhibition here when he was only 14 years old. In 1960, he decided to open it as a museum, despite opposition from the locals. Supported by the mayor Guardiola, it opened in 1974.
Walking across the grave of a genius
The main hall of the museum has a glass globe for a ceiling. The right hand wall is covered in a 420x317cm digitised picture of Abraham Lincoln. On closer inspection, the picture reveals a hidden nude figure looking out to sea. This is Gala-Dali's muse, guardian angel, lover and wife after 1958. In the centre of the red brick floor of the main hall lays a white marble slab. Many visitors to the museum nonchalantly walk across it. Few of them know that this is Dali's grave. Dali enjoyed shocking people when alive; in death, he seems to be having the last laugh with his incongruous grave.
Lip couches and a "Rainy Cadillac"
Upstairs is the Mae West Room. It has red walls, a red couch, two black&white photographs and a yellow triumphal arch. In the far right stands a staircase. At the top hangs a huge lens. Through it, you suddenly see the face of Mae West, the 30s film star. The arch is her hair, the couch her lips, the furniture her nose?From the ceiling, a complete bathroom with a bathtub, chair, chest of drawers and a book hangs upside down. In the centre of the interior courtyard stands a black 1940s Cadillac with a statue of a driver and passenger inside. Behind it is a column made of truck tires. If you insert 10 pesetas into a slot beside the car, you'll have the shock of your life. Let's just say that the name of the work is "Rainy Cadillac".
The pickings of the Bread Basket
Downstairs is a low-lit room lined with black curtains filled with the jewellery Dali designed for Gala. Behind a wall decorated with a cross and the words 'Salvador Dali Domeneci, Pubol Markisi, 1904-1989' lies the grave of Dali: a lifelong imperialist who never wore a watch yet was never late, who didn't believe in god but loved all people and who courted scandal. The museum also houses the painting that brought Dali fame at a young age: "The Bread Basket". Thanks to this work, Dali opened his first private exhibition in 1929 in Paris. He was invited to join the Surrealists until he was kicked out after a fight with its leader, Breton. Every work in this uniquely personal museum/mausoleum brings the visitor closer to appreciating the unique personality who created it.
Figueres Guide
Climate
The climate is typically Mediterranean. The weather is mild and bright throughout the year, and hot in the summer.
Visa
Spain requires a visa for Turkish citizens. Consulate in Istanbul Tel: 0212-270 74 10. Embassy in Ankara Tel: 0312-440 21 69.
Telephone codes
Spain 34. Figueres 972.
How to get there
The easiest way is to fly to Barcelona and then take a train. Trains leave from Barcelona for Figueres every hour. The 135km road takes about 2 hours. A return flight on THY leaving on Thursday (Saturday night compulsory) for 8-days costs 386 USD. A trip during the week covering at least three days costs 425 USD. Flights on Thursdays and Sundays at 09.45. THY: 4440849. Iberia flies daily to Barcelona at 15. 40. 386 USD return.
Where to stay
The nearest 5-star hotel is the Hotel Golf Peralade 10 minutes from the city . Tel: +34 972 538 830. www.gılfperalade.com. Some 3 star hotels in Figueres: Hotel Bon Retorn:*** Tel: +34 972 504 623 www.bonretorn.com Hotel Empordo:*** 3-star hotel famous for Catalan cooking. Tel: +34 972 500562. www.hotelempordo.com Hotel Pirineos: *** Tel. +34 972 50 03 12 - 972 50 03 16 www.hotelpirineospelegri.com
Where to eat
Figueres has its own special cuisine separate from Catalan or Spanish cooking. The produce comes from the local mountains, sea and nature. Fish is cooked in the simplest and most traditional way. Red sea bream, sargo and red mullet is grilled, baked or cooked in sauce, retaining its natural flavour. Meat ragout made with fruit, vegetables or mushrooms is also delicious. Try the local cuisine at the Bon Retorn or Empardo hotels. Antaviana: Catalan fare. Av. Pirineus, 2. Tel: 504 968. If you want to try tapas, head to Mary Fran. Pani 14. Tel: 511 444. www.figueres.net is a good source for hotels and restaurants.
What to drink
Although the region has long produced wines, wine bars and wine cellars have only appeared in recent years. These are ideal places to try the local wines.
ATATÜRK'ÜN RİCASI
Ey milletim, Ben Mustafa Kemal'im... Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim, Hala en hakiki mürşit, değilse ilim, Kurusun damağım dili...
-
Çok değil, 10 yıl öncesine kadar doğru düzgün elektriği ve suyu bile olmayan, üzerine ölü toprağı serpilmiş bir balıkçı kasabası olan Girne,...
-
Ruins of structures covered with the millennia of vegetation are scattered over a wide area, Olympos is situated at the foot of a mountain w...
-
Severek ve isteyerek yayınına başladığım, o yıllardaki öngörüm ve hislerimle karman çorman paylaşımlarıma şöyle bir baktım.. Ne çok eğlenmiş...























