Showing posts with label Kapalı çarşı. Show all posts
Showing posts with label Kapalı çarşı. Show all posts

Friday, April 18, 2008

Bir başka İstanbul

Turist olmak, bir bakıma size ne verilirse onu almak anlamına da gelir. Alt tarafı elinizdeki 'ayrıntılı' broşürlerden ya da arkadaş gözlemlerinden yararlanarak bir program oluşturabilirsiniz kendinize ama yine de birileri sizi bir yerlere sevk eder, çaresiz, izlemek zorunda kalırsınız onları. 'Shaltering Sky' gibi romanlar ya da 'Arabistanlı Lawrence' gibi filmler vardır ama bu tür eserler de Batılı bir ya da bir grup insanın kendi sosyal ya da pisikolojik sorunlarıyla başka bir coğrafyada boğuşmasının, çatışmasının öyküleridir. Kavafis'in söylediği gibi, ''Bu şehir arkandan gelecektir''. Kendi şehirlerimizden asla çıkamayız. Eğer biraz kendinizden vazgeçebilirseniz, sizi içine alıverecek, dönüştürebilecek özel şehirler vardır. İskenderiye için söylenebilir bu ya da bir Yunan adası için ya da belki New York için. Ya da belki herkesin bir dönüşüm şehri vardır, bir kader şehri, fark edip korkmadan oraya uğrayabilirsek ne âlâ. İşte İstanbul bu şehirlerin en başında gelir.


Ayasofya'nın gölgesinde

Bu sayımızda farklı adresler araştırdık ya da az da olsa bilinen adreslerin farklı yönlerini açığa çıkarmaya çalıştık. İstanbul'a gelip yıldızlı otellerde kalıp, dünya mutfaklarını tadıp, belli müzeleri gezip... Herkesin tercihleri vardır şüphesiz ama biraz bunun dışına çıkmak istersek... Öncelikle nerede kalalım sorusu gündeme geliyor elbette. Ayasofya'nın hemen arkasında Soğukçeşme adlı bir sokak vardır. Zamanında, saray çalışanlarının kaldığı evler restore edilerek 19. yüzyıl tarzı yapılar ortaya çıkarılmış. Araba girmeyen sessiz bir sokak ama Topkapı Sarayı ve bölgesinin tüm enerjisini, rengini barındırıyor. Sabah yatağınızdan kalktığınızda Ayasofya'nın gölgesinde olduğunuzu görüyorsunuz, arka bahçedeki kazı alanlarını, Mimar Sinan'ın da üzerinde çalıştığı dev kubbeyi... Dünyanın belki de hiçbir mabedinde Ayasofya'nın titreşimine benzer bir titreşim yoktur. İnsanın böyle bir atmosferde sabah çayını yudumlaması parayla satın alınabilecek bir şey değildir. Ayasofya Pansiyonları: Soğukçeşme Sokağı, Sultanahmet. Tel: +90 212-524 01 26. www.ayasofyapensions.com


Arnavut kaldırımlı bir sokağın üzerindeki bu sıra evlerden çıkıp yukarı doğru yürüdüğünüzde, Ayasofya'yı hep sağınızda tutarak çevresinden dolaşırsanız, biraz ilerde, yine aynı kurumun yapılarından biri olan Yeşil Ev'i görürsünüz. Yine 19. yüzyıl mimarisi ve dekorasyonunda çok güzel bir yapıdır. Onun hemen bitişiğindeki avlu ise Kabasakal Medresesi, diğer adıyla, İstanbul El Sanatları Merkezi. Medreselerin geçmişi Selçuklu dönemine kadar uzanıyor. Tam anlamıyla bir eğitim merkezi olarak tarif edilebilecek bu kurumlarda tıp, ilahiyat, astronomi, matematik, hukuk gibi konularda eğitim veriliyordu. Kabasakal Medresesi'nin tarihi tam olarak bilinmiyor ama inşaat tekniğinden yola çıkarak, 18. yüzyıl olduğu tahmin ediliyor. Soğukçeşme Sokağı'nın hemen yakınında da Caferağa Medresesi vardır ama dediğimiz gibi, orası iyi bilinen bir yerdir. Kabasakal Medresesi ise ondan daha küçük, daha mütevazı ama günümüzde diğeriyle aynı işleve yerleştirilmiş bir yer. Burada da geleneksel el sanatları kursları veriliyor, kurs öğretmenlerinin işleri sergileniyor ve satın alınabiliyor. Geçmişte, bu küçücük odalarda öğrenciler kalırmış. Bugün, her bir oda bir atölye için ayrılmış. Hat, ebru, cam altı boyama, tezhip, minyatür, bebek yapımı gibi alanlarda çok hoş örnekler bulabilirsiniz. Kabasakal Cad. No: 7, Sultanahmet.

Sahaflar Çarşısı'ndan kuru fasulyeciye...

Buradan Beyazıd'a doğru yürüyerek Kapalıçarşı'ya gelirseniz ve kitap düşkünlüğünüz varsa, ilkin Sahaflar Çarşısı'na uğramanızı öneririz. Ne yazık ki geçmişteki gibi tam bir sahaflar çarşısı değil burası ama yine de o atmosferi görmekte fayda var. Biz, üç kuşaktan beri burada sahaflık yapan Turan Türkmenoğlu'nun kitabevine uğradık. El yazması Kuranı Kerim, Ermenice, İbranice, Yunanca kitaplar bulunduruyorlar ve artık bu tür eserleri bulmak pek mümkün değil. Ayrıca Osmanlı döneminde son dönem çok kullanılan Fransızca kitapları da burada bulmak mümkün. Kitapların tarihleri 18. yüzyıldan 19. yüzyılın başına kadar uzanıyor ve konuları da genellikle felsefe ve tarih ağırlıklı. İstanbul ile ilgili seyahatnameler de burada bulunabilir. Onlar da, kitabın yanı sıra günümüzden ebru ve hat örnekleri satıyorlar, ayrıca burada hat malzemeleri bulmak mümkün. Elif Kitabevi, Sahaflar Çarşısı, No: 4, Beyazıd. Tel: 0212-522 20 96.


Turumuzun bu aşamasında öğle yemeği vakti geldi. İstanbul'da geleneksel bir yemek isteniyorsa, şüphesiz bunu çok iyi yapan yerler var ve yazılarımızda bu tür adresleri sık sık veriyoruz. Bu kez değişik bir adresi denedik ve bu merkezden çok da uzak olmayan Süleymaniye'ye gittik. Süleymaniye, bir selatin camii, yani sultan camii olan Kanuni Sultan Süleyman adına Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş olan Süleymaniye Camii'nden alıyor adını. Bu cami başlıbaşına pek çok yazının konusu olacak kadar kapsamlı bir yapıdır. Biz şimdilik etrafını dolaşıp karnımızı doyuralım. Cami bir külliye olarak yapıldığı için hastane, kütüphane, çarşı gibi pek çok bölümden oluşuyor. Bu yapılar günümüzde de aynı işlevi sürdürüyor. İşte yan kapısından çıkınca hemen karşınızda göreceğiniz küçük lokantalar topluluğu da böyle bir çarşı yapısının içine yerleşmiş. Yani, eğer bahçede değil de içerde yemek yiyorsanız, teknik olarak Mimar Sinan'ın tasarladığı ve inşa ettiği bir mekanda olacaksınız. Aslında küçücük bir mekan burası ve bu tür aile işletmelerinin hemen hepsinde olduğu gibi, duvarda soluk, siyah beyaz bir fotoğraf asılı. Bu, Kurucu Ali Baba, yani 1939 yılında orada bu lokantayı açan kişi. 'Kurucu' derken, kuru fasulyeyi kastediyoruz elbette. Ocağın başında ailenin 4. kuşak üyesi aşçıbaşı duruyor. Kuru fasulye önemlidir, hatta o kadar önemlidir ki, bazıları sabah kahvaltısında bile yiyebilir bu nefis yemeği, tabii yanında da pilav olacak. Yemek Erzincan dermason fasulyesinden yapılıyor ve içinde acı Arnavut biberi var. Etsiz pişiriliyor. Karnıyarık, tas kebabı gibi birkaç yemek çeşidi ve tatlı olarak da kadayıf yemek mümkün. Kuru 3, pilav 3, çoban salata 1,5 YTL. Taklitlerinden sakının! Kurucu Ali Baba, Kanaat Lokantası: Prof. Sıddık Sami Onar Cad. No: 1/3, Süleymaniye.

Wednesday, May 30, 2007

Copper in Anatolia

The evidence that has come to light in recent archaeological excavations prove that mining started 10,000 years ago in Cayonu ın Anatolia. However, the fırst refining processes are thought to have taken place in Catalhoyuk in the 7th century B.C.

Anatolia: The birthplace of metallurgy

Metallurgy in its true sense began with the smelting of copper. For that reason the history of copper can be accepted as the history of metallurgy. Beating techniques are the oldest in the history of metallurgy. The earth of Anatolia has rich lodes of ore. According to research, there are close to 500 rich copper seams in Anatolia. Many of these have been worked since antiquity.



Extraordinary workmanship

We know that sophisticated metal workshops which used various techniques existed in Anatolia in the Roman and Byzantine era from the large number of objects that have survived. We witness that the Islamic art of metalworking started a significant development during the Seljuk period. It is accepted that the Seljuks brought an important innovation to the Islamic art of metalwork through their use of brass alloys. Each one of the objects attributed to the Seljuks shows an extraordinary degree of artistry and workmanship. The Near Eastern market for blue and white Chinese porcelain which started to gain popularity from the middle of the 14th century caused the Islamic art of metalworking. to stagnate and regress. But immediately after the formation of the Ottoman Empire, the copper mines in Anatolia and the Balkans were worked heavily and as a result of this metalwork reached a peak during the Ottoman period. During the Ottoman Empire, because copper was used for weaponry, coining money and everyday utensils, metal workshops were used widely and the mines were worked continuously until the middle of the 19th century.


Almost all of the copper objects produced during the Ottoman period are works of great artistry and craftsmanship, displaying a rich variety of form and ornamentation that reflects local traditions of different areas in the Balkans and Anatolia. Among the best known centers of metalworking are Ustovo, Petkovo, Scopia, Piristina, and Sarajevo in the Balkans and Gaziantep, Kahramanmaraş, Mardın, Diyarbakır, Siirt, Malatya,Elazığ, Erzurum,Trabzon, Giresun, Ordu, Sivas,Tokat, Kayseri, Çankırı, Çorum, Amasya, Kastamonu, Gerede, Konya, Burdur, Denizli, Muğla, Kavaklıdere, Afyon, Kütahya, Balıkesir, Bursa , Istanbul and Edirne in Turkey. These centers are among those in which traditional metal workshops have operated successfully using a variety of techniques since the Ottoman period.


Decorative copper pieces

Copper kitchen utensils maintained their popularity until the emergence of cheaper alternatives such as aluminum and plastic in the 1950s. But the traditional art of copperwork has survived by emphasizing decorative pieces rather than cooking utensils. The pots that were banished from our kitchens 50 years ago now decorate our living rooms and dining rooms.Ornamental copper objects are popular export goods and are used to serve meals in large touristic hotels. This has given birth to a new sector that has preserved the ancient art of copperworking. Today, there still are hundreds of copper workshops in Istanbul and throughout Anatolia.



Saturday, May 26, 2007

THE COVERED (GRAND) BAZAAR

The oldest and largest covered bazaar in the world is situated in the heart of the city. One cannot appreciate this market without visiting it. It resembles a giant labyrinth with approximately sixty lanes and more than three thousand shops.

The bazaar consisted originally of two 15th century buildings with thick walls that were covered with a series of domes. In later centuries the streets around these buildings developed and were covered and new additions were made, turning it into a trading center. In the past each lane was reserved for a different profession and the handicrafts produced here were rigorously controlled.

Business ethics and traditions were strictly adhered to.



All types of jewelry, fabrics, weaponry and antiques were sold by merchants whose expertise in the trade went back for generations. At the end of the last century the bazaar suffered an earthquake and several fires.

Although it was repaired according to its original plan, it lost its former characteristics and deteriorated.

In the old days the tradesmen commanded so much respect and trust that people asked them to safeguard and to invest their money. Today the shops in many lanes have changed character. Trades such as quilt makers, slipper makers and fez makers only remain as street names now.

The so-called main street of the bazaar is lined with jewelry shops, and a side lane opening to this street is allocated to goldsmiths. Prices vary and bargaining is customary in these rather small shops.

Although the bazaar retains its former charm and allure, since the 1970's the modern and large enterprises near the main entrance offer better shopping opportunities for the tourist groups visiting Istanbul.

The covered bazaar is crowded and bustling the whole day. Shop owners insistently invite the visitors to their shops. In the large and comfortable shops at the entrance one can find examples of all the hand-made articles produced in Turkey.


The handmade carpets and jewelry sold here are the finest examples of traditional Turkish art. Every item on sale carries its tag of authen-ticity and it can be shipped to anywhere in the world.

Along with the carpets and jewelry, these shops offer a wide collection of high-quality Turkish silverware, copper and bronze souvenirs and decorative objects, ceramics, and onyx and leather goods.

The Spice Bazaar is another covered market place on a smaller scale. A small 15th century covered bazaar in Galata is still in use.



Dünyanın en eski ve büyük kapalı çarşısı İstanbul şehrinin merkezinde yer alır. Dev ölçülü bir labirent gibi, 60 kadar sokağı, üç binden fazla dükkânı ile Kapalı çarşı, İstanbul’un görülmesi gereken, benzersiz bir merkezidir. Adeta bir şehri andıran, bütünü ile örtülü bu site zaman içerisinde gelişip büyümüştür. 15 yy. dan kalan kalın duvarlı, bir seri kubbe ile örtülü eski iki yapının etrafı sonraki yüzyıllarda, gelişen sokakların üzerleri örtülerek, ekler yapılarak bir alış veriş merkezi haline gelmiştir. Geçmişte burası her sokağında belirli mesleklerin yer aldığı ve bunların da, el işi imalatının sıkı denetim altında bulundurulduğu, ticari ahlak ve törelere çok saygı gösterilen bir çarşı idi. Her türlü değerli kumaş, mücevherat, silah, antika eşyalar, konusunda nesillerce uzmanlaşmış aileler tarafından, tam bir güven içinde satışa sunulurdu.

Eskiden esnafa olan güven duygusu halkın birikmiş parasını, bir banka gibi onlara verilmesine ve işletilmesine neden olurdu. Günümüzde birçok sokaktaki dükkânlar fonksiyon değişikliğine uğramıştır. Yorgancılar, terlikçiler, fesçiler gibi meslek grupları sadece sokak ismi olarak kalmıştır. Çarşının ana caddesi sayılan sokakta çoğunlukla mücevher dükkânları, buraya açılan yan bir sokakta altıncılar bulunur.

Kapalı Çarşı günün her saatinde hareketli ve kalabalıktır. Esnaf, ziyaretçileri ısrarlı olarak kendi mağazasına çağırır.Çarşı girişinde gelişen konforlu, büyük mağazalar Türkiye’de elde imal edilen ve ihracatı yapılan hemen bütün eşyayı satışa sunmaktadır. El halıları ve mücevherat geleneksel Türk sanatının en güzel örnekleridir.

ATATÜRK'ÜN RİCASI

Ey milletim, Ben Mustafa Kemal'im... Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim, Hala en hakiki mürşit, değilse ilim, Kurusun damağım dili...