Showing posts with label Istanbul. Show all posts
Showing posts with label Istanbul. Show all posts

Friday, April 18, 2008

Cihangir.. Entellektüel mahallemiz..

Taksim Meydanı'na çıktığınızda, İstiklal Caddesi'ne girmez de neredeyse sabaha kadar açık olan dönercileri sağınıza alıp Sıraselviler Caddesine devam ederseniz, göreceğiniz manzara son derece zengin ve etkileyicidir. Bu bölgeye, Cihangir Mahallesi denir. "Nerede oturuyorsun," sorusuna, "Cihangir'de" demek de hatırı sayılır bir ayrıcalıktır.


Cihangir lüksü

İstanbul'un böyle bir takım ayrıcalıklı bölgeleri vardır. Söz gelimi Nişantaşı, yer yer apartmanda sürdürülen bir aristokrasiyi çağrıştırırken yer yer de yazılı basında çalışan mensuplarıyla dikkat çeker. Cihangir çok eski bir yerleşim bölgesi değil. Aşağı yukarı geçen yüzyılın başına tarihleniyor. Yani Eyüp, Sultanahmet, Galata gibi yerler düşünüldüğünde, çok da yaşlı sayılmaz. Yukarıdaki malum soruya Cihangir diye cevap vermek, birçok statüyü de beraberinde getiren bir cümle olduğu için yaşın, kökün önemi kalmaz. Cihangir'de yaşamanın bir yönü; edebiyatçı ve gazetecilerin, akademisyenlerin, yerleşik yabancıların, entelektüellerin ve Türkçemize kazandırıldığı biçimiyle, entellerin de yaşadığı yerde olmaktır. Yani burada bir aidiyet sorununuz yoktur. Cihangir'de yaşamak bir mahallede olmak duygusunu da tatmin eder. Halen bakkala sepet sarkıtılır, şık şarküteriler de vardır, kediler de ve üstelik komşu komşuyu bilir.

Buradaki emlak fiyatları çok yüksektir. Bunun bir nedeni, burada yaşayan insanların sosyal statüleridir şüphesiz ama asıl nedeni, manzarasıdır. Çok eskilerden beri söylenen, İstanbul'un en iyi manzarasına sahip yerlerden birinin de Cihangir olduğudur. Bir yandan Sarayburnu ve Adalar'ı görürken diğer yandan Boğaz'ın Karadeniz'e bakan yönüne alabildiğine açık bir manzarası vardır. Gezmiş görmüş kimileri için dünyanın en güzel manzarasıdır bu. Özellikle gün batımında hakikaten şair eder insanı. 'Yedi Tepe' de denilen İstanbul'un en güzel tepelerinden birine kurulmuş olan bu mahalle, kimi zaman dik yokuşlardan kimi zaman bitmeyecekmiş gibi gelen merdivenlerle aşağı doğru inerken bu manzaraya da doyurur insanı. Bundan da anlaşılacağı gibi, Cihangir'de denize hakim bir evde oturmak hakikaten çok büyük keyiftir ve hiç de ucuz değildir. Söz gelimi ünlü yazarımız Orhan Pamuk, tarihi Cihangir Camii'nin tam iki minaresiyle kadrajlanmış bir alandan Boğaz'a bakar ve pek çok dile de çevirilmiş romanlarını burada yazar. Cihangir insanı şair, romancı eder mi bilmiyoruz ama burada çok sayıda şair ve edebiyatçının oturmasının da bir anlamı olmalı!


Cami kahvesi!

Sıraselviler Caddesi'ne girdiğinizde, sağınızda Changa'yı göreceksiniz. Burası, yurtdışında da birçok listeye girmiş son derece özenli ve önemli bir restorandır. Füzyon anlayışıyla kurulmuş mutfağını mutlaka denemek gerek. Restoran, şarapevi ve bar olarak düşünülmüş Andon da yine aynı sıradadır. Bunlar, tarihi binalar restore edilerek oluşturulmuş son derece orijinal yerlerdir. Alman Hastanesi, Taksim İlk Yardım Hastanesi sağlık konusundaki endişeleri gideren yerleri geçtikten sonra, isterseniz sağ koldan Çukurcuma denilen ve birçok antikacının olduğu mahalleye doğru kıvrılabilirsiniz isterseniz Cihangir Mahallesi'nin içlerine doğru. Bu caddeyi biraz daha yürürseniz, Savoy Pastanesi'ni görürsünüz. Burası, aslında son derece kaliteli ve kendine özgü ürünleri olan bir pastanedir. Burayı pastane olmanın ötesine taşıyan şey ise, şüphesiz müşterileri. Önünde sadece birkaç masa vardır ama hep doludur. Hemen yanındaki düğün fotoğrafçısı ise hayatın evreleri konusunda hayli ders vericidir. Biraz ilerlediğinizde, bu kez Firuzağa Camii'ni görürsünüz. Çok değil ama eskice bir camidir, yani birkaç sene öncesine kadar öyleydi. Caminin hemen altında birkaç mahalle kahvesi vardır ve çayı da iyidir. İnsanlar gelir burada oturur, hoş beş ederdi. Hatta bir evsiz, kış gününde içini biraz ısıtacak çayı ve simidi de orada bulurdu. Şimdi, etrafta oturan ne kadar insan varsa, caminin altındaki kahveyi 'cafe'si bellemiş durumda. Orada buluşuluyor, kitaplar, projeler orada tartışılıyor, kısacası orada bulunuluyor. Bir 'enteresan' entelektüellik hali anlayacağınız!

Komşu travestiler

Cihangir 1930, 1940 ve 1950'li yıllarda hem Beyoğlu'ndaki eğlence yerlerinde çalışanların oturduğu, randevu evlerinin bulunduğu hem de lüks apartman dairelerinin yer aldığı, varlıklı bir kesimin yaşadığı, kentin tanınmış pek çok doktor ve diş hekimi muayenehanelerinin olduğu bir semtmiş. Mahallenin bulunduğu tepenin Kazancı yokuşu'na giden kısmı ise, Pürtelaş Mahallesi. Adını, Pürtelaş Hasan Efendi'den almış. Bu iki mahalle doğal olarak birbirinden pek ayrılmaz. Daha birkaç sene önce, özellikle mahallenin adını taşıyan sokakta oturan travesti nüfus yoğunluğu nedeniyle, medya sektörünün de katkısıyla ciddi sosyal vakalar yaşanmış bir mahalle.

Cihangir'in bir yanı da tıpkı geçmişteki işlevi gibi bambaşka bir yaşantıya açılır. İstiklal Caddesi'nin arka tarafı da diyebileceğimiz bu bölge bakımsız binaların olduğu, gece çalışan insanların bütün zorluğunu ve problemlerini yansıtan, belli bir saatten sonra pek dolaşılmaması gereken bir yerdir. Aslında Cihangir'in hemen dışında kalan bölge tam da burasıdır.

Cihangir Camii 1889 yılında, dönemin en çok iş yapmış ailelerinden biri olan Balyan ailesi tarafından yapılmış. Ancak ilk yapım tarihi olarak 1559 yılı veriliyor. Üzerinden yaklaşık beş yangın geçmiş. Bugün tüm güzelliğiyle ayakta.

Nazlı ile Arap'ın aşkı

Mahallenin birkaç özel sakini daha vardır; evsizler. Aslında evsizlerin çoğu, İstiklal Caddesi'ne doğru olan sınırın olduğu yerlerde, ara sokaklarda yaşar. Oysa Cihangir sokaklarını evi bellemiş bir iki kişi buralardan vazgeçmez. Bunlardan biri, adını öğrenme ihitimali dahi olmayan, sosyal olarak iletişim kurulamayacak durumda olan bir kadın. Diğeri de bir kadın. Bu iki kadın, ne kadar evsiz de olsalar bir mahalle, bir mekan duygusunu korumuşlar belli ki. Nazlı, semtin en bilinen simalarından biri. Kendi ifadesiyle, çok nazlı olduğu için annesi böyle bir isim vermiş. Ateşten korkar, söylediğine göre evi yanmış bir gün ve sonra hep sokaklarda kalmış. Mutlaka sigara ister sizden ama sizin yakmanız koşuluyla. Sokaklarda, bir nazlı olarak isteyebileceği tek incelik bu belli ki. Bazen mahalle halkı çorba da ısmarlar. Kışın malum, yeni park etmiş arabaların kaportalarında ısınmaya çalışır bazen de Taksim Meydanı turuna çıkar. Arap adlı birisiyle ilişkisi vardır. Arap, adı gibi ve sokaklardan çöp toplayarak geçimini sağlıyor. Belli ki Nazlı'ya sahip çıkıyor çünkü Nazlı sorulara cevap vermek için Arap'ı bekliyor. Arap gelince, bize Türkiye'nin tüm gerçeklerini anlatacak. Sahiden söylediği gibi, Arap bu konuda hiç de çekingen davranmıyor ve bize her hafta, Türkiye'nin sorunları hakkında ayrıntılı dosyalar vermeyi teklif ediyor. Sorunlara kısa bir giriş yapmayı da ihmal etmiyor. Bu, geçen sene böyleydi. Bu sene henüz rastlayamadık Nazlı'ya.


Cihangir mahallesi; çevre mahalleleri, doğası, renkli sakinleriyle kendine özgü bir yaşam tarzı olan ve İstanbul'un bambaşka bir çeşitlilik tablosunu gösteren yerlerden biri. Cihangir'de belli bir süre oturan, başka bir yere gitmek istemez.

Bir başka İstanbul

Turist olmak, bir bakıma size ne verilirse onu almak anlamına da gelir. Alt tarafı elinizdeki 'ayrıntılı' broşürlerden ya da arkadaş gözlemlerinden yararlanarak bir program oluşturabilirsiniz kendinize ama yine de birileri sizi bir yerlere sevk eder, çaresiz, izlemek zorunda kalırsınız onları. 'Shaltering Sky' gibi romanlar ya da 'Arabistanlı Lawrence' gibi filmler vardır ama bu tür eserler de Batılı bir ya da bir grup insanın kendi sosyal ya da pisikolojik sorunlarıyla başka bir coğrafyada boğuşmasının, çatışmasının öyküleridir. Kavafis'in söylediği gibi, ''Bu şehir arkandan gelecektir''. Kendi şehirlerimizden asla çıkamayız. Eğer biraz kendinizden vazgeçebilirseniz, sizi içine alıverecek, dönüştürebilecek özel şehirler vardır. İskenderiye için söylenebilir bu ya da bir Yunan adası için ya da belki New York için. Ya da belki herkesin bir dönüşüm şehri vardır, bir kader şehri, fark edip korkmadan oraya uğrayabilirsek ne âlâ. İşte İstanbul bu şehirlerin en başında gelir.


Ayasofya'nın gölgesinde

Bu sayımızda farklı adresler araştırdık ya da az da olsa bilinen adreslerin farklı yönlerini açığa çıkarmaya çalıştık. İstanbul'a gelip yıldızlı otellerde kalıp, dünya mutfaklarını tadıp, belli müzeleri gezip... Herkesin tercihleri vardır şüphesiz ama biraz bunun dışına çıkmak istersek... Öncelikle nerede kalalım sorusu gündeme geliyor elbette. Ayasofya'nın hemen arkasında Soğukçeşme adlı bir sokak vardır. Zamanında, saray çalışanlarının kaldığı evler restore edilerek 19. yüzyıl tarzı yapılar ortaya çıkarılmış. Araba girmeyen sessiz bir sokak ama Topkapı Sarayı ve bölgesinin tüm enerjisini, rengini barındırıyor. Sabah yatağınızdan kalktığınızda Ayasofya'nın gölgesinde olduğunuzu görüyorsunuz, arka bahçedeki kazı alanlarını, Mimar Sinan'ın da üzerinde çalıştığı dev kubbeyi... Dünyanın belki de hiçbir mabedinde Ayasofya'nın titreşimine benzer bir titreşim yoktur. İnsanın böyle bir atmosferde sabah çayını yudumlaması parayla satın alınabilecek bir şey değildir. Ayasofya Pansiyonları: Soğukçeşme Sokağı, Sultanahmet. Tel: +90 212-524 01 26. www.ayasofyapensions.com


Arnavut kaldırımlı bir sokağın üzerindeki bu sıra evlerden çıkıp yukarı doğru yürüdüğünüzde, Ayasofya'yı hep sağınızda tutarak çevresinden dolaşırsanız, biraz ilerde, yine aynı kurumun yapılarından biri olan Yeşil Ev'i görürsünüz. Yine 19. yüzyıl mimarisi ve dekorasyonunda çok güzel bir yapıdır. Onun hemen bitişiğindeki avlu ise Kabasakal Medresesi, diğer adıyla, İstanbul El Sanatları Merkezi. Medreselerin geçmişi Selçuklu dönemine kadar uzanıyor. Tam anlamıyla bir eğitim merkezi olarak tarif edilebilecek bu kurumlarda tıp, ilahiyat, astronomi, matematik, hukuk gibi konularda eğitim veriliyordu. Kabasakal Medresesi'nin tarihi tam olarak bilinmiyor ama inşaat tekniğinden yola çıkarak, 18. yüzyıl olduğu tahmin ediliyor. Soğukçeşme Sokağı'nın hemen yakınında da Caferağa Medresesi vardır ama dediğimiz gibi, orası iyi bilinen bir yerdir. Kabasakal Medresesi ise ondan daha küçük, daha mütevazı ama günümüzde diğeriyle aynı işleve yerleştirilmiş bir yer. Burada da geleneksel el sanatları kursları veriliyor, kurs öğretmenlerinin işleri sergileniyor ve satın alınabiliyor. Geçmişte, bu küçücük odalarda öğrenciler kalırmış. Bugün, her bir oda bir atölye için ayrılmış. Hat, ebru, cam altı boyama, tezhip, minyatür, bebek yapımı gibi alanlarda çok hoş örnekler bulabilirsiniz. Kabasakal Cad. No: 7, Sultanahmet.

Sahaflar Çarşısı'ndan kuru fasulyeciye...

Buradan Beyazıd'a doğru yürüyerek Kapalıçarşı'ya gelirseniz ve kitap düşkünlüğünüz varsa, ilkin Sahaflar Çarşısı'na uğramanızı öneririz. Ne yazık ki geçmişteki gibi tam bir sahaflar çarşısı değil burası ama yine de o atmosferi görmekte fayda var. Biz, üç kuşaktan beri burada sahaflık yapan Turan Türkmenoğlu'nun kitabevine uğradık. El yazması Kuranı Kerim, Ermenice, İbranice, Yunanca kitaplar bulunduruyorlar ve artık bu tür eserleri bulmak pek mümkün değil. Ayrıca Osmanlı döneminde son dönem çok kullanılan Fransızca kitapları da burada bulmak mümkün. Kitapların tarihleri 18. yüzyıldan 19. yüzyılın başına kadar uzanıyor ve konuları da genellikle felsefe ve tarih ağırlıklı. İstanbul ile ilgili seyahatnameler de burada bulunabilir. Onlar da, kitabın yanı sıra günümüzden ebru ve hat örnekleri satıyorlar, ayrıca burada hat malzemeleri bulmak mümkün. Elif Kitabevi, Sahaflar Çarşısı, No: 4, Beyazıd. Tel: 0212-522 20 96.


Turumuzun bu aşamasında öğle yemeği vakti geldi. İstanbul'da geleneksel bir yemek isteniyorsa, şüphesiz bunu çok iyi yapan yerler var ve yazılarımızda bu tür adresleri sık sık veriyoruz. Bu kez değişik bir adresi denedik ve bu merkezden çok da uzak olmayan Süleymaniye'ye gittik. Süleymaniye, bir selatin camii, yani sultan camii olan Kanuni Sultan Süleyman adına Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş olan Süleymaniye Camii'nden alıyor adını. Bu cami başlıbaşına pek çok yazının konusu olacak kadar kapsamlı bir yapıdır. Biz şimdilik etrafını dolaşıp karnımızı doyuralım. Cami bir külliye olarak yapıldığı için hastane, kütüphane, çarşı gibi pek çok bölümden oluşuyor. Bu yapılar günümüzde de aynı işlevi sürdürüyor. İşte yan kapısından çıkınca hemen karşınızda göreceğiniz küçük lokantalar topluluğu da böyle bir çarşı yapısının içine yerleşmiş. Yani, eğer bahçede değil de içerde yemek yiyorsanız, teknik olarak Mimar Sinan'ın tasarladığı ve inşa ettiği bir mekanda olacaksınız. Aslında küçücük bir mekan burası ve bu tür aile işletmelerinin hemen hepsinde olduğu gibi, duvarda soluk, siyah beyaz bir fotoğraf asılı. Bu, Kurucu Ali Baba, yani 1939 yılında orada bu lokantayı açan kişi. 'Kurucu' derken, kuru fasulyeyi kastediyoruz elbette. Ocağın başında ailenin 4. kuşak üyesi aşçıbaşı duruyor. Kuru fasulye önemlidir, hatta o kadar önemlidir ki, bazıları sabah kahvaltısında bile yiyebilir bu nefis yemeği, tabii yanında da pilav olacak. Yemek Erzincan dermason fasulyesinden yapılıyor ve içinde acı Arnavut biberi var. Etsiz pişiriliyor. Karnıyarık, tas kebabı gibi birkaç yemek çeşidi ve tatlı olarak da kadayıf yemek mümkün. Kuru 3, pilav 3, çoban salata 1,5 YTL. Taklitlerinden sakının! Kurucu Ali Baba, Kanaat Lokantası: Prof. Sıddık Sami Onar Cad. No: 1/3, Süleymaniye.

Thursday, April 17, 2008

ARNAVUTKOY


Küçük, mavi beyaz boyanmış bir köy iskelesi... Arnavutköy. Küçük bir vapur yolcularını bekler. Tarifeye bakılırsa, Kadıköy ya da Beşiktaş hattı gibi yoğun değildir buranın trafiği. Saatleri belirtmek için ışıklı tabela bile yoktur. Hareket saatleri öylece, gazlı kalemle yazılıvermiştir tahtaya. Demirli kapının üzerinde güvercinler tüner, sonra kedi güvercinleri kovalar... İçeri bakınca, pencerenin kenarlarında yağ tenekelerine ekilmiş sardunyalar görürsünüz. Çımacıların, gişe görevlilerinin evi gibidir iskeleler. Süslerler, temizleyip bezerler, kendi evleri gibi sahip çıkarlar. Vapurlar da kaptanlarındır. Kaptanköşkünün penceresinde, yine tenekeler içinde rengarenk sardunyalar vardır. Hatta kiminin perdeleri vardır sanırsınız. Belki de vardır...


Mahmut'un battaniyesi

İskelenin hemen yanında, geniş plastik leğenlerde canlı balıklar vardır. Balıkçıların o sabah tuttuğu balıklardır bunlar. Mahalle sakinleri ya da arabayla yoldan geçenlerin gezici balık dükkanlarıdır bunlar. Onların hemen yanında, balık avlayanları görürsünüz. Her mevsim ve günün her saatinde mutlaka birileri balık avlamaktadır. Tipik bir İstanbul Boğazı manzarası. Sahil boyu oturma sıraları vardır. İster yürüyüş yaparsınız ister bu sıralara oturup balık tutanların, gemilerin, martıların, dalgaların seyrine dalarsınız. Arka planda nefis bir Anadolu yakası manzarası vardır; Kandilli, Vaniköy... Bu semtler Boğaz'ın şanslı bölgeleridir çünkü imara en az açılmış yerlerdir. Yemyeşil korular uzanır ve bu nedenle seyrine doyulmaz. Boğaz'a sırtınızı verirseniz, muhteşem bir yalılar silsilesiyle karşılaşırsınız.

Balık tutanların arasında pecmurde ama hiçbir zaman saçı sakalına karışmamış, yaz kış koyu renk bir ceket pantolon giyen, çok sigara içen, çocuksu bir hevesle oltadaki balıkları seyreden bir adama rastlayabilirsiniz. Adı Mahmut'tur. Kırklı yaşlarının başında. Rumeli Hisarı'nda doğmuş. Sünneti, iskelenin hemen arkasındaki eski, iki katlı evlerinde yapılmış. Ailede arsa, ev bolmuş. Ankara'ya gidip matematik eğitimi görmüş ve sonra yüksek matematikçi olmuş. Pek sevmemiş matematiği. Güneye inmiş bir süre. İngilizce turist rehberliği yapmış. Tutturamamış ama tutturmak da istememiş. İstanbul'a dönmüş. Artık bir evsizmiş ama onun mekanı Arnavutköy'dür. Doğduğu semtteki arkadaşlarına, oradaki evsizlere uğrar zaman zaman. Sohbet imkanı bulursanız bir de sigara ikram edin mutlaka. Hayatın anlamını, sokakları, Hisar'daki balıkçının kulübesindeki evsiz kadını, sokakların kanununu... Mahmut anlatır size. Aynı çocuksu hevesle şiirlerini de okur. Kışın nasıl olup da barındığını, ısındığını soracak olursanız cevabı kendi hayatından verir, "en güzel battaniye bulutlardır" der. Bu gidişimizde göremedik Mahmut'u.


Küçük Beyoğlu

Arnavutköy, Ortaköy ve Kuruçeşme'den sonra gelen ve yine İstanbul'un en eski köylerinden biridir. Özellikle eski evleri, daracık sokaklarındaki mahalle havası, sakinliği ve son yıllardaki eğlence hayatıyla bilinir, bir de çileğiyle. Küçük, açık pembe renkli mis kokulu bir çilek türü. Aslında bir başka adı da Osmanlı çileğidir. Sahile açılan bir vadi ve yamacına kurulu olduğu için hem manzarası hem de sık bitki örtüsü açısından çok güzel ve etkileyici bir görünüme sahiptir.

Arnavutköy'ün ilk çağdaki adı, Hestai'ymiş. Boğaz'ın en önemli ibadet yerlerinden biri olan ve Konstantinos tarafından yaptırılan Ayios Mihael kilisesinde, Başmelek Mihael'in mozaik bir ikonası saklanıyordu. Ortodoks kilisesinde İsa'nın vaftizine remiz olarak haçın suya atılması yortusu, Arnavutköy'de 20. yüzyılın başına kadar geleneksel biçimde kutlanmaya devam etmiş ve günümüzde de halen sürüyor. Bu törenin köylere bereket getireceğine inanılıyormuş. Hz İsa'nın Ürdün ırmağında vaftiz edilmesinin anısına yapılan tören sırasında denize tahta haç atılarak denizin bereketi, balıkçıların ve gemicilerin sağlığı için dua edilirmiş. Haçı sudan çıkaran delikanlı haçı öperek papaza teslim eder ve haç köy dükkanlarında dolaştırılarak bahşiş toplanırmış.


Denize haç atma törenini izleyen çalgılı, içkili gazino alemleri çok rağbet görmüş. O zamanlar Arnavutköy'e bu canlı eğlence hayatı yüzünden Küçük Beyoğlu da denirmiş. Geçmişi 1200 yıllarına dayanan Ayios Strati Taksiarhi Rum Ortodoks Kilisesi, geçirdiği yangın ve depremlere rağmen onarılmış biçimiyle halen ayakta ve cemaatine açık. Bahçesinde Ayios Pareskevi Ayazması bulunuyor. Semtte, hemen sahilde görülebilecek dini tarihi yapılardan biri de 1832 yılında II. Mahmud tarafından yaptırılmış olan Tevfikiye Camii.

Semt, Kanuni Sultan Süleyman döneminden itibaren büyük önem kazanmış ve büyük panayırlara sahne olmuş. Bu panayırların 1940'lı yıllara kadar devam ettiği biliniyor. Yazın en sıcak günlerinde bile esintili olan havası, köyün sırtlarındaki bağlar ve bahçeler bu bölgeye mesire yeri olarak her zaman ün kazandırmış. Gazinoları, sandal sefaları, özellikle panayır döneminde çalgılı, kasap havalı, sazlı sözlü alemleri ile ünlüymüş.


Yürüyen çağanozlar

Köyün, Arnavutköy adını ne zaman aldığı tam olarak bilinmiyor. Ama Fatih Sultan Mehmed'in Arnavutluk'a egemen olmasından sonra yöreden getirilen Arnavutlar'ın bu bölgeye yerleştirildiği biliniyor. O yüzyıllarda bu bölge üzüm bağlarıyla kaplıymış. 16. yüzyılda ise İstanbul'un en önemli mesire yeri olarak biliniyor. 19. yüzyılın ortalarına kadar Rum ve Musevilerin oluşturduğu bakımlı, güzel ve canlı bir Rum köyü olmuş. Evliya Çelebi, "Ekmeğinin ve peksimedinin beyaz, Yahudileri'nin sahib-i zevk ve ehl-i saz, cemaati müslimin gayet az" diye sözetmiş Arnavutköy'den. 18. yüzyıla gelindiğinde, köy halkı tümüyle Rumlar'dan oluşuyormuş. Yine aynı yüzyılda, hanedanın sultan kızı ya da kardeşi gibi iktidar sahibi kadın üyelerin bu bölgede sahilsaraylar yaptırdığı biliniyor. Arnavutköy'ün ticaret hayatı her zaman canlı olmuş. Çünkü Yeniköy'den sonra Boğaz'ın denizciler için peksimet üreten ikinci köyüymüş. Ama aynı zamanda Boğaz'ın akıntılarının en şiddetli olduğu yer diye de biliniyor. Eskiden kötü havalarda çok tehlikeli sayılan bu sahilde, kayıklar kimi zaman halatla sahilden çekilir kimi zaman da yolcular burada kayıklardan inerek yollarına karadan devam ederlermiş. Rivayete göre, 16. yüzyılda akıntıya karşı yüzemeyen çağanoz sürüleri burada karaya çıkmışlar, akıntının sonuna kadar yürümüşler ve yeniden denize dönmüşler. Rıhtımda bıraktıkları izlerin 18. yüzyılda halen görülebildiği de rivayet edilmiş.



Semtin ön yüzü ve belki en muhteşem özelliği şüphesiz sahil boyu uzanan yalılarıdır. Tarihi eser olarak tescil edilen bu evler böylece koruma altına alınmış. Hemen hepsi geçen yüzyılda inşa edilmiş. Ancak 1980 yılı sonrasında önünden geçirilen kazıklı yol nedeniyle denizle olan doğrudan bağlantısı kesilmiş. Hepsinin doğrudan denize bakan pencerelerinin olduğunu, otomobil gürültüsü yerine atlı arabalar ve kürek seslerinden başka sesin olmadığı, kayıkhanelerinden denize açılıp kürek çektikleri, kendi evlerinin önünde rahatça denize girdikleri zamanlar düşünülürse...

Günümüzde, Arnavutköy'de yine de sakin ve hoş bir yürüyüşe çıkılabilir. Ya da akşam üzeri sahildeki restoranlardan birinde güzel bir akşam yemeği yenebilir. Bu ay levrek, lüfer, çipura ve tekir balıkları bol bulunur. Boğaz'ın bu kısmı günbatımını doğrudan görmez ama karşı yakadaki korulara yansıyan kızıllık muhteşemdir.

ANADOLU KAVAGI

İstanbul'u gördüm, diyebilmeniz için Boğaz'ı görmüş olmanız gerek. Başka bir deyişle, Boğaz'ı görmediyseniz, tadını çıkarmadıysanız, İstanbul'a gittim, demeyin. Her iki yakada da Boğaz'ı gören nefis oteller var, yani en kolaycı seçeneklerinizden biri, bu şık otellerden birinde konaklamak ve Boğaz'ın seyrine dalmaktır. Eğer bununla yetinirseniz, sadece bir seyirci olarak kalırsınız. Oysa bir şeye nüfuz etmek için koklamanız lazım, içinden geçmeniz, görmeniz, ayrıntılarını, ışıklarını hissetmeniz lazım. Tabii vaktiniz varsa. Zaman azlığı her zaman iyi bir bahanedir ama eğer buna sığınmazsanız...

Statünüz, geliriniz hatta yaşınız ne olursa olsun, İstanbul Boğazı'nın tadını çıkarmak için muhteşem bir seçeneğiniz var. Sirkeci'den binersiniz Dilenci Vapuru'na, Haliç girişinden itibaren Karadeniz'e doğru yola çıkarsınız. Yavaş yavaş, hazmede hazmede geçersiniz onca güzelliği. Yavaş yavaş diyoruz çünkü Dilenci Vapuru, adı üzerinde bol uğraklı bir vapurdur ve tadını çıkarmanız için zaman verir ama bezdirici bir yavaşlığı olduğunu düşünmenizi istemeyiz. Bu yolculukta, gideceğiniz en uç noktalardan biri de Anadolukavağı'dır. Anadolukavağı'ndan sonraki ve son yerleşim ise Fener'dir ve sonrası, Karadeniz.

Dilenci Vapuru

Vapurlar mütevazıdır, gölgelik kısmı boldur, sıcak bir yaz gününde hoşlukla serinleten bir rüzgarı vardır ve çayı da fena değildir. Boğaz'ı geçerken aslında uzun bir tarih dilimine de tanıklık edersiniz. En güzeli de muhteşem yalılar ve hâlâ bir kısmı korunabilmiş korulardır. İnsan ister istemez şu imar yasası olmasaydı, Boğaz imara açılmasaydı nasıl bir yeşilliğin içinden geçerdik, diye düşünür. Yine de bitmedi İstanbul'un yeşilliği. Yanaştığınız hemen her iskelede mutlaka balıkçıları, küçüklü büyüklü balıkçı teknelerini, denize giren, piknik yapan insanları görürsünüz. Hemen her Boğaz köyünde en az Osmanlı döneminden kalma tarihi yapılar görürsünüz. Bunların bir kısmı da sözünü ettiğimiz yalılardır. Yanaştığınız birçok iskelede ızgara balık kokusu mutlaka vardır. Bu koku, midenizi Anadolukavağı'ndaki yemeğe hazırlar ama ne hazırlık!

Anadolukavağı iskelesine yanaştığınızda, üstelik de vapurun üst katındaysanız, küçük bir sahil köyü olduğunu görürsünüz. Burası bir vadi köyüdür aslında. Birkaç yüz metrelik sahil hemen tümüyle balık lokantalarıyla kaplıdır. Vadinin iç kısmına doğru olan bölgede köyün yerleşim kısmı vardır. Vapur iskelesi bu lokantaların ve hediyelik eşya dükkanlarının ortasında olduğu için, vapurdan inince kendinizi nefis balık ve meze kokularının ortasında bulursunuz. Çaresiz, yapacağınız öncelikli şey, iyi bir yemek yemektir. Çarşı esnafı belki biraz girişimci ve biraz da ısrarcıdır ama sıcak ve konuksever insanlardır. Aslında lokantalar arasında çok fazla fiyat ve kalite farkı da yoktur. Tek fark, denizi daha yukardan mı göreceksiniz yoksa balıkçı tekneleriyle iç içe mi yemek yiyeceksiniz. Hayatta böylesine önemli sorunlar da var görüldüğü gibi.



Hemen hatırlatmakta fayda var, buraya gelenler, vadinin üst kısmındaki kaleye mutlaka çıkarlar ki, çıkılması da şiddetle tavsiye edilir. Kaleye çıkış yolu, tok mideyle yapılabilecek bir yürüyüş sayılmaz. Oldukça dik ve bir şehirli için kısa sayılmaz. Eğer kaleye çıktıysanız, burada ilk dikkatinizi çekecek olan şey sessizlik, çiçek ve çam kokusu olacaktır. İlerde Karadeniz; aşağıda, Türkiye'nin güney sahilinde misiniz yoksa Ege'de misiniz ayırt edemeyeceğiniz nefis bir yeşillik ve deniz, Boğaz'dan Karadeniz'e açılan gemiler ve yine sessizlik... Bu bölgenin bir başka önemli özelliği de Boğaz'a uğrayan yunuslardır. Geçmişte çok daha fazla sayıda oldukları ve daha içerlere girerek uzunca ziyaretler yaptıkları söyleniyor. Boğaz'ın bu bölgesinde oynaşan yunusları yine de görme imkanınız var. Böylesi bir ruh ve beden küründen sonra önünüze ne gelse afiyetle yiyeceğinizden eminiz.


Böğürtlenler, Cenevizliler ve midye

Etrafta bolca böğürtlen de vardır. Ağustos ayı da böğürtlerlerin kızarıp olgunlaştığı dönemdir. Yoros Kalesi, Bizans döneminde yapılmış ancak imparatorluk zayıf düşünce kale Cenevizlilerin eline geçmiş ve bu yüzden Ceneviz kalesi sanılmış. Kalenin kapladığı alan İstanbul çevresindeki bütün öbür kalelerin alanlarından büyük. İç kesimdeki kulelerin bazıları hâlâ iyi durumda ve duvarlarda Yunanca yazıtlar göze çarpıyor. Evliye Çelebi'nin aktardığı yaygın ama kanıtlanmamış bir söylentiye göre: Anadolukavağı'ndaki kaleden denizin ortasında bulunan bir kuleye de dolanarak karşı sahilde, Rumelikavağı'ndaki bir diğer kuleye bağlanan bir zincir Boğaz'ı kesiyor ve tüm Boğaz'ın bu noktadan kontrol edilmesini sağlıyordu.Gerçekten etkileyici bir söylenti.

Anadolukavağı'nı tarih boyunca önemli kılan ve buraya IV. Murad'ın da yaptırmış olduğu gibi çeşitli kaleler yapılmasına sebep olan şey, şüphesiz stratejik önemi olmuş. Burası, Karadeniz'e kıyısı olan Balkan ülkelerine ve Rusya'ya açılan kapı olması nedeniyle hem askeri hem de ticari olarak önemli bir merkezmiş. Çünkü aynı zamanda bir gümrük ve sınır kontrol noktası olmuş ve bu nedenle de ekonomik bakımdan gelişkin bir yermiş. Kaynaklara göre, yaz ve kış aylarında, bu limanda 300 gemi bulunurmuş. Gemiler Karadeniz'e çıkmak için uygun hava beklerken burada demir atar, köyün dükkanları denizcilerin ihtiyaçlarını karşılamak için geceleri bile açık tutulurmuş.

Anadolukavağı'nın dalyanlarının da eski ve bereketli dalyanlar olduğu ancak 19. yüzyılın sonlarında kapandığı biliniyor. Özellikle kılıçbalığı avı, yakın zamanlara kadar köy halkının başlıca geçim kaynağını oluşturmuş. Köyün iç kısımlarında ya da çarşıda ağ yamayan yaşlılara rastlarsınız mutlaka. Balık eskisi kadar bol olmasa da geçimini denizden sağlayanların sayısı hiç de az değil. Bölge 1980'li yıllara kadar, askeri yasak bölge olması nedeniyle kara ulaşımına kapalıydı. Bugün ister karadan ister denizden buraya ulaşma imkanı var ama dediğimiz gibi, en keyiflisi deniz yoluyla ulaşım olacaktır.

Anadolukavağı'nda, sahilyolunun bir arkasındaki sokağa geçerseniz küçük hediye dükkanları göreceksiniz. Pamuklu kumaşlardan yapılmış giysiler yaz günleri için idealdir. Buranın bir başka önemli özelliği de İstanbul'un Marmara tarafında yemenizi pek de tavsiye etmeyeceğimiz midye. Midye suyu süzüyor ama katı maddeleri bünyesinde barındırıyor o nedenle demizi temiz olan yerden çıkarılan midyeyi yemek gerek. Anadolukavağı'nda midye yiyebilirsiniz. Üstelik sosu da nefistir.



Ağustos ayında çinekop ve olta lüferi çıkmaya başlar, ay sonuna doğru da çingene palamutu. İstavrit zaten hemen her zaman vardır. Biz kızarmış minik hamsileri tercih ettik. Balığın hemen her türüne soğan çok yakışır üstelik burada beyaz ve sulu bir soğan türü var. Ayakta atıştırmak isterseniz balık-ekmek usulünü uygulayacaksınız ki, hem ucuz hem de çok lezzetli bir seçenek olduğunu söylemeye bile gerek yok.

Wednesday, April 16, 2008

FRANSIZ SOKAGI


Beyoğlu'nda Galatasaray Lisesi'nin arka tarafında metruk halde bulunan sokaklardan birisiydi Cezayir Sokağı. Afitaş Yapım Şirketi ile Kültür Üniversitesinin ortaklaşa geliştirdiği "Fransız Sokağı" projesiyle kentsel dönüşümü sağlandı. Projeyle 1800'lerin sonu, 1900'lerin başı itibariyle yüzyılın değişimine tanıklık etmiş, farklı hayatların yaşandığı birkaç nesille birlikte gözden düşmüş binalar restore edildi, pembe ve sarı renklere boyahdı, tentelerle donatıldı. Kaldırım taşları yenilendi, bölgenin tamamı için özel bir müzik sistemi kuruldu. 4 gün 4 gece sürer açılışın ardından da İstanbul'un kültür, sanat ve eğlence yaşamındaki yerini aldı. Fransız Sokağı'nı süsleyen havagazıyla çalışan 100 yıllık sokak lambalarını Paris Belediyesi gönderdi. Yer taşları Paris'ten gelen mimarlarla çalışılarak düzenlendi. Sokağa adını veren Fransızlar, Beyoğlu'nda çok önemli izlere sahip. Zira Beyoğlu'ndaki ilk kahvehaneler, ilk oteller, ilk sinema ve tiyatrolar, 19. yüzyılda Fransızlar tarafından kurulmuş. Sokağın sol tarafındaki binaların tümü 1890-1910 yılları arasında İstanbul'da yaşamış Karaköy ve Eminönü rıhtımlarını inşa eden Fransız müteahhit mühendis Marius Michel'in imzasını taşıyor. Ayrıca ünlü Fransız ressam Al-bert Mille de 1950'li yıllarda bu bölgede yaşamış. Fransız kültürünü yansıtmayı hedefleyen sokakta, değişik tatlar sunan cafeler, restoranlar ve sanat merkezleri bulunuyor.


BRASSERİE LEVANTİNE Kafe, lokanta ve galeri. Pera kültürünü oluşturan Osmanlı levantenlerinin mutfak kültürünü yansıtan bir mönüsü var. Birinci katındaki galeride tablolar ve Türk modacıların kıyafet tasarımları sergilenecek.
CAFE DES ARİSTES (Sanatçılar Kahvesi) Avrupa'ya özgü çok özel tatlar sunuluyor. Bahçesi 20, iç mekan 60 kişilik.

CAFE MİRO Kafe, lokanta. Ünlü ressam Miro'nun (1893-1983) çalışmalarının kopyalanyla süslü bir ortam. Mönü Fransız mutfağı ağırlıklı. Croissant, krep, salata çeşitleri ve Fransız şarapları sunuyor. İçerisi 100, dışarısı 8 kişilik.

CENTRE DE DOCUMENTATION DE BEYOGLU (BEYOĞLU BELGE-BİLGİ MERKEZİ) Beyoğlu Gazetesi ve Fransız Sokağı işbirliğiyle açılmış. Bu merkezde tarihi ve güncel her türlü bilgi, belge ve yayın toplanacak. Konuyla ilgili herkese açık. Burası aynı zamanda turizm bürosu.

CHEZ LES DAMES (HANIMEFENDİLERİN YERİ) Kafe, restoran. Dekorasyon da yemekler de tipik Fransız. Chez Les Dames'ın duvarında ünlü modacı Zuhal Yorgancıoğlu'nun hediye ettiği kocaman bir Coco Chanel afişi duruyor. Üzerinde de şu yazı var; Bir Fransız sokağı ancak Chanel ile efsaneleşir! "
DESİR (ARZU) Mönüde şarap ve peynir çeşitleri yer alıyor. İsterseniz beğendiğiniz peynir, şarap veya salamı şarküteri bölümünden alabilirsiniz.


GALERİE D'ART (SANAT GALERİSİ) Yerli ve yabancı sanatçıların eserlerinin sergileneceği çok amaçlı bir salon. Aynı zamanda sanat üzerine konferanslar, seminerler, müzayedeler ve sempozyumlar düzenlenecek.

LA VİE (HAYAT) Restoran, kafe, bar. Girişte yer alan tek salon lobi olarak kullanılmış. Üst katta piyano bar. Yanında gizli bahçe, en üstteki üç bölümlü alan ise Fransız restoranı.

LE CHEVALİER (ATLI) Şarapevi, restoran. Türk ve Fransız şaraplarının sunulduğu ortaçağ görüntüsünde bir şarapevi. Fransız müziğinden örnekler sunuluyor. Aynı zamanda resim sergileri de açılıyor.

LA TERASSE (TERAS) Pastane, kafe, Soft müzik eşliğinde Fransızlar'a özel ekmekler, çörekler sunuluyor. Alkolü kaçıranlar için çorba, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kahvaltı, diyet yapanlar için kalorisi düşük pasta, ekmek çeşitleri mevcut.

LES ZAZOUES Restoran, bar. Mönü ağırlık et ve balık üzerine. 4 katlı restoran barın her katında farklı bir işletme var. En altta Perspective, hemen onun üstünde Cemil Ipekçi'nin Gitane'ı üst katta ise Fransız Sokağı Projesi'nin sahibi Mehmet Tasdiken ve Poyraz Topal'ın işlettiği 'Antique Pomme' yer alıyor.


RESİDENCE (KONUT) Sokağa gelen misafir ve sanatçıların konaklayabileceği bir otel 2 oda, mutfak, banyo ve terastan oluşuyor.
ARKEO Kitap ve hediyelik dükkanı. Türkiye, özellikle de İstanbul ve Beyoğlu ha kkında yazılmış eserler, haritalar satılıyor. Hediyelik eşya, halı, gerçek ve sahte mücevher de bulunuyor.


BELLE DU JOUR (GÜNDÜZ GÜZELİ) Kafe, restoran, bar. Mönü Akdeniz mutfağı ağırlıklı. Fransız caz müziği çalınıyor. Sabah kahvaltı ile gün başlıyor. Öğle ve akşam yemeğiyle devam ediliyor. Terastaki şampanya barda ise ünlü Fransız şampanyalarını bulabilirsiniz. Yemeklerde sızma zeytinyağı kullanılıyor. Deniz mahsûlleri Marsilya usulü hazırlanıp sunuluyor.


CAFE 8 İki katlı. gün kahvaltı servisiyle başlıyor. Öğle ve akşam üstü çay servisiyle devam ediyor. Akşam yemeğinde ağırlık Fransız mutfağında. Resim ve takı sergileri de açılıyor. 80 kişi kapasitesi var.




CAFE DE LA PLACE Paris'te çok sık rastlanan tipik bir sanatçı kafesi. Dekorda eskitilmiş ahşap ağırlıkta. Canlı müzikle birlikte sergiler ve ayrıca muhtelif konularda konferanslar olacak..


CAFE A. MILLE Kafe, restoran, bar. Kafe adını bu binada yaşamış istanbul doğumlu, Fransız asıllı ünlü portre ressamı ve süsleme sanatçısı Albert Mille'den almış. Mönüde Fransız tarzı çorbalar, salatalar, krep ve makarna ağırlıkta.


CHEZ SAKMAN Stüdyo, kafe, bar, restoran. Ünlü müzik adamı Vedat Sakman'ın işlettiği Chez Sakman'ın mönüsü Akdeniz mutfağından. İşletmenin ana konsepti canlı müzik üzerine kurulu.

Monday, March 24, 2008

THE CIRAGAN PALACE


The best sites along the Bosphorus and the Golden Horn had been reserved for the palaces and mansions of the sultans or important personalities. Most of these, however, have disappeared in time. One of these, the large Crragan Palace, burned down in 1910.


The palace, replacing an earlier wooden palace, had been built in 1871 for Sultan Abdula'ziz by court architect Serkis Balyan. The construction took four years and cost four million gold pieces.


The ceilings and the interior partitions were made of wood, the walls were covered by marble. The columns were superior examples of stonemasonry. The palace was lavishly decorated with rare carpets, gilded pieces and furniture inlaid with mother-of-pearl.


Like other palaces on the shores of the Bosphorus, the Ciragan had been the venue of various important meetings. Its facades were decorated with colored marbles, it had monumental gates, and it was connected to the Yildiz Palace on the slopes behind it with a bridge.



On the landside it was surrounded by high walls. After remaining in ruins for many years, the palace has been renovated and turned into a 5-star seashore hotel with several new additions.

THE YILDIZ PALACE


This is a complex of pavilions and gardens scattered over a large area of hills and valleys overlooking the Bosphorus and surrounded by high walls. This second largest palace in Istanbul is now separated into various sections, each serving a different purpose. The 500,000 sq. m grove had always been reserved for the court, and the first mansion built here in the early 19th century was quickly followed by others. When Sultan Abdulhamid II, who was an overly suspicious person, decided that this palace offered better security, the complex soon developed into its present form.

During his thirty-three year reign, the sultan used this well-protected palace resembling a city within a city as his official quarters and harem. The different courtyards containing pavilions, pools, greenhouses, aviaries, workshops and servants' quarters were separated from each other by passageways and gates. There are two small and charming mosques situated outside the two main entrances.


The buildings that were allocated to the higher military academy have been vacated now. The facilities to the north are still used for military purposes, but the other sections have been assigned to the use of the Yildiz Technical University, the municipality, the Department of National Palaces, and the Institute for Research in the History of Islamic Arts and Cultures.

The large part of the palace gardens, some old pavilions and the famous porcelain workshops are open to the public in what is now called the Yildiz Park. The park is connected to the Ciragan Palace on the seashore with a bridge. The best-known building in the complex, the Sale (chalet) Pavilion, is reached through the park. The pavilion is an important museum with its well-kept gardens, its exterior architecture resembling Alpine hunting lodges, its rich decorations, valuable furniture, carpets, and large ceramic stoves.

The main entrance of the Yildiz Palace is up the hill from Besikta§. The Muayede Pavilion to the left of the entrance is now being renovated as a new museum. Also on the left side are the single-storied Qt Pavilion, where the guests of the sultan were accommodated, and the entrance to the harem. On the opposite side stood the offices of the military officers in charge, the Yaveran chambers. The greenhouse and the theater in the harem section are attractive examples of their kind.

The staff dining room to the right of the entrance was later used to exhibit weapons collections. Today exhibitions and concerts take place here.


The Yildiz Palace Museum and the Municipal Museum of Istanbul are also in this complex. The Palace museum was founded in 1994 and it occupies the former carpentry workshops. Carved and painted wooden artifacts, thrones, porcelain produced in the palace workshops, and other objects from the palace are exhibited here, while in the Municipal Museum next to it glass and porcelain wares, silverware, paintings depicting Istanbul and a rare 16th century oil lamp are on display.

Thursday, August 2, 2007

Anatolian goddesses (Anadolu tanrıçaları )

The Istanbul Archaeological Museum is home to an 8,000-year-old 15cm statue of a goddess. Seated on a throne, she is a robust, large-breasted, fleshy figure. While researching my doctoral thesis on "Anatolian Goddesses", I had the opportunity to hold many such figures in my hands.



Neolithic Stone Age women

The statute in the Istanbul Archaeological Museum was made by Neolithic artists. These people had only recently left their caves to set up small villages. They were moving from hunting and gathering to farming. The Neolithic people equated abundant harvests with female fertility. A cult of fertility developed and statues of goddesses with large breasts, large stomachs and wide thighs were carved to represent sex and fertility.


Cilalı Taş Devri'nin kadınları
İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki heykelcik, bilimsel olarak Neolitik Çağ olarak adlandırılan Cilalı Taş devrinin sanatçıları tarafından yapılmıştı. O dönemin insanları henüz mağara yaşantısından yeni çıkmış, küçük köyler kurmuş ve avcılık ile besin toplayıcılığı yerine, kendisini besleyecek sulu üretime geçmişti. Neolitik çağ toplumu üretim ve bereket kavramını, kadının doğurganlığında özdeşleştirmişti. Çünkü kadın, tıpkı topraktaki gelişmeler gibi, doğuruyor ve kendi soyunu yaratıyordu. Toprak da, sürekli yeni bitkiler, sebzeler, meyvelerle kendini yeniliyordu!. Böylece, bereket kültü ile ilgili bir inanç kavramı ortaya çıktı. Bereketi sağlayan kadına tapınma ihtiyacı gelişti. Ve heykellerini yaptılar. İri göğüsleri, büyük karınları, geniş kalçaları ile seks ve doğurganlık sembolü kadınları betimlediler bol bol.




Nameless mother goddesses

Many of the Neolithic statues found in Anatolian archaeological digs seem to be holding their milk-swollen breasts. Some look pregnant. Some breast-feed children. Statues depicting scenes of copulation were first found in Catal Hoyuk. Research has shown that the Neolithic people understood the origins of life and believed in the sanctity of family life. As women had the power to give birth, they were considered sacred. Statues of goddesses depicted with a lion or leopard symbolise her role as authoritarian protector. This matriarchal faith continued for thousands of years in Anatolia. After the discovery of bronze in the 4000 BC, cities were formed. With cities came politics and war, and the age of male aggression. Men's role in society became more dominant, but women remained the symbol of fertility and abundance. Early Bronze Age goddesses were also naked, but their hair was tied up, they had small, high breasts, small stomachs, narrow waists, wide thighs and large reproductive organs. Written language was introduced to Anatolia in 2000 BC. Records show that these mother goddesses were equated with the sun. The Hittites created a hierarchy of goddesses lead by one goddess. During the Late Hittite State, she was known as Kubaba. Kubaba was renamed Kybele by the Frigians.


İsimsiz ana tanrıçalar
Anadolu'da yapılan arkeolojik kazılarda ele geçen bu döneme ait tanrıçaları görme şansını da yakalamıştım. Heykelciklerin pek çoğunda, elleri ile sanki süt dolu göğüslerini tutuyorlardı. Bir kısmı da hamile kadınları çağrıştırıyordu. Birkaç tanesi çocuğunu emzirmekteydi. Tarihin ilk seks sahnelerini içeren betimlemeler de bu devire ait merkezlerden Çatal Höyük'te ele geçmişti.
Bütün bulgulara göre; Neolitik-Cilalı Taş insanı, yaratılış olgusunun kadın ile erkek birleşmesi sonucunda doğum ve aile bağlantısını keşfetmişti. Onlar erkek-kadın ve çocuktan oluşan ailenin tanrısallığına inandıklarından bu eserleri yaratmışlardı. Yaşamın sürekliliğini, doğurduğu bebeğini göğüslerindeki süt ile besleyip yaşama katan kadın sağlıyordu. Bu durum erkeğe karşı olağanüstü bir güçtü, bu nedenle tanrılaştırılmayı hak etmişti. Tanrıça, yaşam ve ölüm üzerinde egemendi ve tüm yaratıkların korucusuydu. Yanında aslan ya da leoparlarla birlikte görüldüğü heykelcikler koruyucu durumdaki otoriter tanrıçayı betimlemekteydi. Bu inanç Anadolu topraklarında binlerce yıl sürdü. Tuncun keşfedildiği M.Ö. 4. bin yılın sonlarında köyler yerine büyük kentlerin kurulması ve siyasal örgütlenmenin başlamasıyla erkeğin savaşçı gücü ortaya çıktı. Toplumdaki yeri kuvvetlendi. Ancak kadın, ana tanrıça olarak bereketin simgesi olmaya devam etti.
Ana tanrıçalar, Eski Tunç Çağı'nda daha zarif imal edildiler. Yine çıplaklıkları örtülmedi, saçları topuzlu ya da poloslu, dik ve küçük göğüslü, hafif göbekli, ince belli, geniş kalçalı ve iri kadınlık organlarıyla pek çok Eski Tunç Çağı yerleşmesinde ele geçtiler. Bu dönemlerin tanrıçaları isimsiz ana tanrıçalardı. M.Ö. 2. bin'de yazının Anadolu'ya girmesiyle yazılı belgelerde Ana tanrıçanın güneşle özdeşleştirildiği fark edildi. Bu dönemde Anadolu'ya hâkim olan Hititler, tanrıçalarını çoğalttı ve bir baş tanrıça ile onun alt kademesindekileri yarattılar. Baş tanrıçaları Hepat adını aldı. Hititlerin yıkılmasından sonra kurulan Geç Hitit Devleti'nin tanrıçası ise Kubaba olarak ana tanrıçalığını sürdürdü. Kubaba, Friglerde Kybele adını aldı. Doğurganlığı, doğaya hakimiyeti, bereketi temsil özelliği aynen sürüyordu.


Artemis the Shrew

Around 500BC, Ancient Greek culture dominated Anatolia and the goddess became known as Artemis. The famous many-breasted statue of Artemis of Ephesus symbolises her fertility. However, Artemis was better known as a protector. Her bow and arrow represented her power over nature. As the beautiful virgin huntress, Artemis was also the image of unattainable perfection. One story goes that she killed a young man who saw her naked while she was bathing. She pitied him and turned him into a stag and kept him with her. A marble carving depicting this myth is on display at the Louvre. A few rooms away stands a statue of Aphrodite, another Mediterranean goddess.


Hırçın Artemis
M.Ö.1. binin ortalarında Anadolu'da antik Yunan kültürü hâkim olmaya başladığında ise bu görevi Artemis üstlendi. Efes'in meşhur yumurta şekilli bol göğüslü Artemis'i, bereketi böyle sembolize etti. Aslında bekaretine düşkün bir tanrıça olan Artemis kadınlıktan öte koruyuculuğuyla öne çıkmıştı. Elinde tuttuğu yay ve oku ile vahşi doğaya hâkimiyetini göstermekteydi. Bakire tanrıça, güzelliğiyle herkesi büyülemesine rağmen, kimseyle beraber olmayarak erişilmezliğini kanıtlıyordu. Bir keresinde kendisine âşık olan ve onu yıkanırken gizlice seyreden zavallı bir genci okuyla öldürmüş ve sonradan kendisine acıdığından onu geyiğe çevirerek yanından ayırmamıştı. Louvre Müzesi'nde bu mitolojik öyküyü anlatan en güzel eserlerden birinin önünde duruyordum. Ne kadar ustalıkla mermeri işlemişti bu dönemin sanatçısı. Birkaç salon sonrasında ise bir Akdeniz tanrıçası Aphrodite'i gördüm.




The beautiful Aphrodite

Unlike the proud virgin Artemis, Aphrodite was the goddess of love and beauty, femininity and fertility. Her face may be lowered bashfully, but Aphrodite is famous for being an outrageous flirt. Aphrodite was born from a oyster shell in Cyprus and is named after Aphros, the Greek word for sea foam. She was young and beautiful, unlike the Neolithic fertility goddesses. She was also less powerful. The powers of the omnipotent mother goddess were split among the many Greek and Roman goddess. The goddess Tykhe represented fertility and good fortune. Hekate was the goddess of death and night. She was later known as the doorkeeper of Hades.
When the Byzantines adopted monotheism, the goddess disappeared, only to be replaced by the Virgin Mary.
But, since Islam prohibits religious iconography, the goddess or female saint has no place in the religion.


Güzeller güzeli Aphrodite
Anadolu'nun aşk ve güzellik tanrıçası, güzeller güzeli Aphrodite, Artemis gibi hırçın ve bekaret düşkünlüğü yerine, kadınlığı ve doğurganlığı ile ön plandaydı. Yüzünde utangaç bir ifade ile başı aşağı doğru eğilmiş tanrıçanın aslında ne kadar işveli ve cilveli olduğunu bilmeyen yoktu. Sanatçısı biraz daha edepli betimlemişti tanrıçayı. Kıbrıs'ta bir istiridye içinde doğan Aphrodite, Yunanca Aphros (deniz köpüğü) kelimesinden almıştı ismini. Bembeyaz mermerden kusursuz bir vücudu vardı tanrıçanın. Yazımızın başındaki Neolitik tanrıçayla kıyaslanmayacak kadar genç ve güzeldi. Aradan binlerce yıl geçmişti çünkü. Ancak Aphrodite, Neolitik dönemin Ana Tanrıçası kadar her şeye hâkim ve güçlü değildi.
İlk dönemlerin her şeye hâkim ana tanrıça figürü, özellikleri Yunan ve Roma dönemlerinde bölünmüştü tanrıçalar arasında. Kimi koruyucu, kimi doğurgan, kimi şans ve iyi kader sağlıyordu insanlığa. Artık bereket ve iyi kaderi, tanrıça Tykhe sağlamaktaydı. Ölüm ise gecelerin ve öteki dünyanın karanlık yolunu aydınlatan Hekate ile anılır olmuştu. Zamanla ölülerin yöneticisi ve yeraltı dünyası Hades'in kapı anahtarının bekçisi olarak anılmaya başlandı. Bizans döneminde tek tanrılı dine geçildiğinden tanrıça kavramı kalktı ama tanrı anası sıfatıyla Meryem Ana, inanç dünyasındaki yerini aldı. İslamiyet'te imgelere dayanan bir dini ikonografya söz konusu olmadığından kadın tanrıça, tanrı anası, azize gibi kimliklere bürünmedi.

Saturday, June 16, 2007

EMIRGAN AND TARABYA



Emirgan is famous for its seaside cafes and the large city park on the slopes behind it. The Verifier Yahsi (seaside mansion) on the shore and the pavilions inside the park that serve as cafes are examples of Ottoman architecture from different ages.


The annual Tulip Festival is held in the park, which contains pools, groves and lanes suitable for hiking and jogging. It is a popular recreation area, particularly on holidays. Below the park is the small bay of Istinye, which for many years housed the shipyards. These have been removed recently, and the area has been restored as a recreational area and marina.


The modern highways across the hilltops run to the sea in Istinye and Tarabya. The latter is an old settlement around an extremely beautiful and well-known bay. The district is famous for the summer residences of the President of Turkey and the German embassy, the beach facilities, a 5-star hotel and the restaurants lining the shore.



THE TILED PAVILION


This is the striking two-storied, building opposite the Archeological Museum. It is actually the first pavilion of the Topkapi Palace and was built by Mehmet the Conqueror.


This summer pavilion dating back to 1472 is an example of early Ottoman architecture influenced by the Seljuks, with a facade in which colorful movement is achieved by columns, a balcony with an antechamber, and cut tile decorations. There is a long inscription on the wall beside the door.


The domed entrance section is flanked with vaulted rooms. Here 13th-19th century Seljuk and Ottoman ceramics and tiles are exhibited in chronological order. 16th century tiles from Iznik constitute one of the most important collections of the museum.



Thursday, June 7, 2007

Figures of the Karagoz stage


"I am a camel skin. You know, simply the skin of a camel, otherwise known as the dhow of the Arabian desert. I was rendered transparent by a special process. Well, almost transparent - perhaps, translucent would be a better term. My master uttered "Bismillah" (In the name of Allah) and with a pencil drew the figure of a man. By the term "man" I do not mean any ordinary mortal that you meet on the street. This one is wearing a hat with flowers, has a beard, has arched eyebrows and the look of a desert gazelle. His right hand is stuck to his chin, while his left is swinging in the best manner of a scalliwag kind of fellow with a narrow waist. If you only saw his slit coat and shoes tied with a bow knot, you would fall in love with him immediately. But, let's not digress. He cut me with a curved knife.



My master is truly competent. Yes, there is no doubt about that. He painted me with natural dyes with such artistry that I couldn't recognize myself.
"Karagöz is an illiterate public figure. He speaks with the dialect of the common folk. He is truthful and doesn't mince his words. Though this characteristic occassionally gets him into hot water, he emerges unscathed in the end never losing his exuberance.

Hacivat's personality is the exact opposite of Karagöz. He's very organized and meticulous. He studied at school and is well-versed in literature, music and theology. He is also a trickster



What they call a "shadow play"

According to written sources, the "shadow play" first emerged in China and Indonesia around 140 B.C. It is assumed that the Chinese passed it on to the Mongolians, whereas the Turks acquired the play from the Mongolians. With their figures, clothing and philosophy, Karagoz and his sidekick Hacivat epitomize typical Anatolian Turks. According to the legend, Karagoz and Hacivat were workers on a construction site of a mosque in Bursa on the orders of Ottoman Sultan Orhan Bey. Karagoz was an ironmonger and Hacivat, a mason. These two cajolers amused the other workers so much that they ended up sitting around, watching the two clowning, thus the construction was subsequently delayed. The Sultan was annoyed and had them beheaded, but later on deeply regretted his decision to the point of melancholy. This shadow play was concocted to repeat the jokes of the two characters as well as to alleviate the sorrow of the Sultan.

Saturday, June 2, 2007

Traditional decorations

The mosque we are in is filled with scaffolding. Dozens of restorers stand craning their necks to the ceiling. They have finished restoring the painted decorations on the dome. But what are they actually doing? "Kalemisi" has no direct translation but can be described as a painted decorative technique done on plaster, wood, stone, marble, leather and fabric.

Turkish "kalemisi" began in the 11th century when the Seljuks took Anatolia. Fatih Sultan Mehmet later established a decorative workshop. Many styles appeared over hundreds of years. The best "kalemisi" comes from the classical period in the 16th century.



From father to son

Semih İrtes is a modern "kalemkar". He and his brothers Adnan and Hayrettin learned the skill from their father. He in turn learned from the then master of the craft. Semih İrtes describes the technique of "kalemisi". First, they decide what designs will go where. Then, the designs are drawn onto draft paper. A model of the design is marked onto a soft material using pins pushed through the draft paper. Special coal dust is sprinkled onto the draft paper marking a stencil pattern onto the wall. It is much easier to work on lower surfaces than on ceilings and domes. Semih İrtes explains that the same technique is used as was in the 15th, 16th and 17th centuries. Then, the designs are painted with earth or oxide paints using different brushes. "Kalemisi" on wood has a slightly different technique. First, wood that is resistant to humidity and insects is chosen. The paint is specially prepared. The motifs are embossed onto the wood and covered with gold leaf.


From Ashkabat to Tokyo

Semih İrtes has restored much of the "kalemisi" in the Topkapi Palace including places in the Harem, the Baghdad Pavilion, the Divan-i Humayun, the Mecidiye Pavilion and the Revan Pavilion. Most recently, they worked on the restoration of the Treasury. "We have 450 restoration and new projects in Turkey, and many projects abroad," says Semih İrtes. "We restored the Ertugrul Gazi Mosque in Ashkabat and the Tokyo Mosque." This rewarding task has its difficulties, too. For example, there is the danger of falling from broken scaffolding.

For more information, see www.semihirtes.com.

ATATÜRK'ÜN RİCASI

Ey milletim, Ben Mustafa Kemal'im... Çağın gerisinde kaldıysa düşüncelerim, Hala en hakiki mürşit, değilse ilim, Kurusun damağım dili...